Açın Kapıları Bayram Geliyor

.
Piano concerto no. 5

Bazen saat iki kırk altı oluyor. O zamanlar kulağımın arkasındaki saçları parmağıma dolama oynuyor yada monitörün ışığında daha bi sinematografik olan sigara dumanını seyrediyorum. Sigara dumanını seyretmem kül parmaklarımı yakana kadar sürüyor. Kulağımın arkasındaki saçları ise bayram sonuna kadar parmağıma dolayabilirim.

Piano concerto no. 9

küçük bir çocuk marketin önündeki gazete standında Bulvarla tanışır. Her gün en az bir kere yolunu o marketin önüne düşürür… Karşısında uzun süre durup bakmaya utanır… Arkadaşlarıyla geçerler bazen o marketin önünden.. O zamanlar daha uzun dururlar karşısında… hiç konuşmazlar, kikirdeşirler, çoğu zaman yazıları okumaya çalışırlar…iç sayfaları görebilmek bayramın son gününe kısmet olur. Bir kömürlük, bir bulvar, bir Maltepe, sekiz küçük çocuk. Hep beraber sigaraları yakıp resimlere baktıktan sonra yaşça büyük olan “becerdimli, düzdümlü” bulvar hikayelerini sesli bir şekilde okur… diğer çocuklar ağızlarında sigara büyük bir keyifle dinlerler... zaten keyiflerini bozan tek şey karıların göğüs uçlarına siyah bant çekilmiş olmasıdır…

Piano concerto no. 3

Bi sevgilim vardı. Sevgilimin sevgilisi yoktu. Neden benim sevgilim olmayı kabul ettiğini de bilmiyorum. Benden hep french kiss beklerdi, bende hep en ısırıklısından bi getto kiss yapıştırırdım tasvir edebileceğim kadar dikkatli bakmadığım dudaklarına. Belki ondan çok kavga ederdik ama ayrılmakla ilgili hiçbir zaman hiçbir şey konuşmadık… Bayram ziyaretine köye gitmiştik. Dört gün kalıp geri döndük… İki yıldır görüşmüyoruz. Bazen arayıp bu ilişkinin artık monotonlaştığını ve ayrılmak istediğimi söylemek istiyorum.

Piano concerto no. 45

Babasının dersler hakkındaki sorularına cevap verirken bir yandan da babasına yeni mont konusunu açmayı düşünüyordu. Ne iğrenç bir montu vardı. Nefret ediyordu. “İçine benden iki tane hatta zorlasan üç tane sığar” diye yakındığı zaman annesi çok gülerdi onun bu sinirli-sitemkar tavrına… montu; Beyaz üstüne kahverengi ve siyah lekeler… Süt reklamlarında ki koca memeli ineklere benziyordu. Gerçi içi yünlü kalın bir şeydi, sıcak tutmuyor değildi ama… Hem bu modeli kendi seçmemişti ki, nerden geldiğini dahi bilmiyordu.

Babası çatık kaşlarını biraz yumuşatarak “şunun şurasında kışın bitmesine ne kaldı? dedi. “Bu bayram bu montla idare et, onun yerine bot alalım.. önümüzdeki kışta sana güzel bir mont alırız.” dedi. Sonra babası onu ve ağbilerini okutmak için neler yaptığını-çektiğini anlatmaya başladı… Nihat montu düşündüğü için babasını dinlemedi. Dinlermiş gibi yaptı. Hem bunları günde en az iki kere annesinden dinliyordu. Zaten dinlemese de haftanın beş günü patates kızartması kokan evlerinden durumlarının ne olduğunu anlayabiliyordu.

Piano concerto no. 47

O güne kadar hiç duymadığımız bir isme sahip olan Bereket ve ailesi o yaz apartmanımıza taşınmıştı. Ve Hatay’dan dedikodularıyla beraber gelmişlerdi. “Bereket’in büyük abisi adam öldürmüş.”

Anne babalarımız İstanbul doğumlu olmasalar da mahalledeki çoğu çocuk İstanbul’da doğmuş veya çok küçük yaşta buralara gelmişlerdi. Bu kavruk, yanık tenli, yüzü et benleriyle dolu çocuk her şeyiyle farlıydı bizden. Hareketleri, giyinimi, muhabbeti bizim gibi değildi. Küfürleri bile bambaşkaydı. Köy çocuğu ürkek olur diyenlere nazire yaparcasına, biz iki mahalle öteye gitmeye çekinirken, Bereket İstanbul’u hepimizden önce gezdi. Biz doğma büyüme İstanbullu, uyanık, fırlama çocuklar, Bereket ve adını hatırlayamadığım kardeşini davranışlarımız, konuşmalarımızla etkilememiz gerekirken, bizim tüm oyunlarımız, davranışlarımız, konuşmalarımız, küfürlerimiz onlarınki gibi oldu. O kadar ki Bereket bayramlık giymediği için koca bir mahalle bayramlıklarını giymemişti o bayram… Giyenlerle de dalga geçilmişti.

Piano concerto no. 12

Sonradan ekilmemiş hep orada olmuş koca gövdeli bir ağacın dibinde küçük bir taşın üzerine oturmuş, akraba ziyaretlerinde üç gündür el öpmekten kabuk bağlamış şiş dudaklarıyla, buluşmak için dünden sözleşmiş olduğu arkadaşını bekliyordu… Mini minnacık ağaç böcekleri, camdan balkondan inşaat kumlarının üzerine atlayan çocuklar gibi yeni bir oyun bulmanın sevinciyle yukarıdan teker teker üzerine atlıyorlardı. Orasına burasına kaçan böcekler yüzünden, eliyle orasını burasını kaşımaktan sinirleri tepesine çıkmıştı. İçten içe ettiği küfürleri ağaç böcekleri duymuş olmalılar ki bir süre sonra artık ona hissettirmeden atlamaya çalışıyorlardı. En azından orasına burasına girmiyorlardı.

Piano concerto no. 54

Şükran hanım bayram telaşesiyle ev temizliğini bitirmeye çalışıyordu…Tok, tok, tok. Konuşan kapı tokmağı idi. Şükran hanım alelacele bulaşıklı ellerini silip kapıya koştu. Kim o? Demeden kapı kolunu çevirdi. Kapıyı daha tam aralamamıştı ki, Suratına siyah bir bez bağlamış, sadece gözleri görünen uzun boylu bir adam kapı aralığından içeri daldı. Şükran hanım küçük bir şaşkınlıktan sonra çığlık atacaktı ki, adam üzerine fırlayıp ağzını kapamaya çalıştı. Yere yuvarlanıp, boğuşmaya başladılar. Kadın adamın altından kurtulmak için var gücüyle çabalıyordu... adamın uzun parmaklı dev elini ısırdı. Adam elini dişlerden kurtarmaya çalışıyordu fakat kadın bütün gücüyle daha fazla sıkıyordu. Adam ne yaptıysa elini kurtaramıyor, çektikçe daha fazla acıyordu. Elinden akan kanlar Şükran hanımın yüzünü kırmızıya boyamıştı. Sadece gözleri görünen adam diğer eliyle sağlam bir yumruk patlattı kadının gözüne. Bir parçası kadının dişleri arasında kalsa da elini kurtarmıştı. Kaşlarından dahi kan damlayan Şükran hanım yere bir parça et tükürdü. Bu durum karşısında iyice çileden çıkan adamın sinirden burun delikleri hızlı hızlı açılıp kapanırken, kadında yaptığından çok memnun bir vaziyette onu seyrediyordu. Adam tekrar yerinden fırlayıp Şükran hanımı yumruklamaya başladı. O kadar hırslı vuruyordu ki, kol hareketlerini görebilmek imkansızdı. Kendinden geçmişti. Hırsını alamayıp kadının kolunu dişleyip bir parça et kopardı. Sonra yumruklamaya devam etti. Gücünün son damlasına kadar yumrukladı. Artık kollarını zorlukla havaya kaldırabiliyordu. Yorgunluktan gerisin geriye bıraktı kendini. Solukları göğüs kafesine sığmıyordu… Nefes alıp verişleri normal hale dönünce kafasını çevirip kadına baktı. Kadının yüzü tanınmaz bir vaziyette, kanlar duvarlara kadar sıçramıştı. “Ne yaptım ben..” dedi. Çabucak ayağa kalkıp arkasına bile bakmadan koşarak evden çıktı.

Piano concerto no. 15

Engin ertesi sabah güneşin doğuşuyla kalkıp,camın önünde babasının gelmesini bekledi… Gelmedi…Ertesi sabahta güneşin doğuşuyla kalkıp beklemeye koyuldu ama babası yine gelmedi…Ve Engin ertesi sabahta güneşin doğuşuyla kalkıp, camın önünde babasının gelmesini bekledi…Hiç gelmeyeceğine inanmak için şimdi hatırlayamayacağı kadar çok, ertesi sabah güneşin doğuşuyla kalkıp, camın önünde babasının gelmesini beklemesi gerekti.
.