Enrico | Buruşuk Götlü Chinaski yada Otomatik Bok yada Sokak Edebiyatı

.
Kapıdan bir kuş girdi içeriye. Siyah tüylü, uzun gagalı, çirkin mi çirkin bir şey. Öyle boynunu bükmüş. Belli ki ağlamaktan kızarmış gözleriyle bana baktı. Kaşları titriyor, burun delikleri açılıp kapanıyordu. Bir şey dememi beklediği her halinden belliydi. Ne diyebilirdim ki? Hem?.. Nefes alıp verişi zamanla normale döndü. Beklemekten sıkıldığını fark etmemi beklediğinden, uff, puff diye sesler çıkarıyordu. İstediğini yaptım, sordum ona; “sende kimsin?” Boynunu doğrultu, gözleri ışıl ışıl parladı. Beklediği soru bu olmalıydı. “Benimle gel” dedi.

evden kaçalı kırk beş dakika olmuştu.


Sinirliydim. Ve kendimi güçlü hissediyordum. Önüme çıkan her erkeği dövebilir, karıları da düzebilirdim. Güçlüydüm. Öfkem giriş çıkış için burun deliklerimi kullanıyordu. Burun kıllarımın arasında asılı kalan kurumuş sümük, hızlı nefes alışıma dayanamayacak gibi görünüyordu. Her an fırlayabilirdi. Burnumu baş ve işaret parmağımla tutup aradan, hık! fırlatıverdim. Hafif kanlıydı. Ve yeşil. Artık anne babam yoktu. Kardeşlerim yoktu. Ben vardım. Daha acıklı söylersek, yalnız ben vardım. Birde küçük valizim. İçi külot dolu bir valiz. Sadece külotlarımı almıştım. Birde şiirlerimi. Valizim o kadar küçüktü ki atletlere yer kalmamıştı. Yada pantolonlara.

Birkaç gün Geppetto’da kalmayı düşünüyordum ama telefonu kapalıydı. Evine gittim, yoktu. Ulaşamıyordum. Neredeydi bu göt? Bende geceyi mahalleden Toza Sor'un yanında geçirdim. Yüzü morluklar içindeydi. “Noldu?” dedim. “Sıradan bir gün” dedi. “Önemi yok.” Bütün gece somurttu. Belli ki git diyemiyordu ama gitmemi istiyordu. Annesinden dolayı böyle davrandığını biliyordum. Üstelemedim. Israr etmedim. Zaten sürekli düzdüğü karıları anlatıp duruyordu. Düzdüğü karıları anlatmadığı zamanlarda, düzemediği karıları anlatıyordu. Sabaha doğru herkes uykudayken uyanıp, annesinin çantasını, babasının da cüzdanını boşalttım. Toz’un cebindeki bozuk paraları da alıp sessizce evden çıktım. Adilceydi.

Ruhum buruktu. Yada şöyle söyleyelim ruhum düğümlenmişti. Şimdi ne yapmalıydım? Bilmiyordum. Nereye gitmeliydim? Bilmiyordum. Gerçekten Enrico muydum? Şeytanın piçi miydim? Oturup babamın beni bulmasını mı beklemeliydim? Giderek çamurla doluyordum. Bi sigara yaktım. Dumanın dışarı çıkmaması için ağzımı kapadım. Azda olsa burnumdan sızıyordu dışarı. Burnumu da kapadım.

Sigaram bitince otogar minibüsüne bindim. Otogarda indim. En ışıklı, en büyük, en gösterişli firmaların tabelalarına odaklandım. Gideceğim yere birazdan karar verecektim. Tabelasında sigara içen sarışın bi hatun olan firmanın kapısından daldım içeriye. Televizyon açıktı. Yine STV açıktı. Bu sefer Malkoçoğlu değil, Battal Gazi oynuyordu.
“Los Angeles’a bir bilet lütfen” dedim.
“Hay hay” dedi, bıyıkları ağzına giren görevli.
“İsminiz neydi?”
Battal gazi kükredi o sırada “Kancık Antuan!” diye.
“Ben, Antuan” dedim. Enrico Antuan.”

Biletimi alıp filmin geri kalanını seyrettim. Bileti 23,30 arabasına almıştım ama saat gece yarısını geçmesine rağmen ortada otobüs falan yoktu. Bu sefer bıyıkları ağzına giren görevliyi geçip, üstten üç düğmesi açık, yukarıdan siyah sutyeni gözüken bayan görevlinin karşısına dikildim. Saçlarını arkadan toplamıştı. Kaşları yok denecek kadar inceydi. Kulakları küçücüktü. Küpeleri de öyle. Gülümseyince bembeyaz dişleri görünüyordu. Hepsi yerli yerindeydi. Orantısız tek bir diş bile yoktu. Dümdüz bir sıra. Onları görünce elimle ağzımı kapatarak konuştum. Benimkiler sarı ve kahverengiydi. Bir çoğu eksikti. Ve kalanlardan hiç biri bütün halinde değildi. Ve düz bir sıra halinde de değillerdi. Birbirlerini beceriyorlarmış gibi üst üste çıkmışlardı.

“23,30 Los Angeles otobüsü ne zaman burada olur” dedim.
Yüzüme bakıp, yüzünü buruşturarak “bir saat içinde” dedi.

Dişlerimi ondan saklamama rağmen yüzünü buruşturmuştu. Bu kadar iğrenç görünen neydi? Hiç bişey demeden dışarı çıktım. Neden öyle bakmıştı? Önceden sardığım üç cigaradan birini çıkardım cebimden. Yakarken kapının camından kendimi seyrettim. Nefis göğüslü yavruya hak verdim. Sadece dişlerim değil. Yüzümdeki her şey orantısızdı. Sol kulağım sağ kulağımdan daha kepçeydi. Sağ gözümde sol gözümden daha aşağıda. Burnum bir kürek gibiydi. Kocaman. Üst dudağım ise öne fırlamıştı. Saçlarımdaki her bir tel başka bir yöne bakıyordu. Yeni yeni çıkmaya başlayan seyrek sakallarımda öyle. Bazı yerlerde hiç kıl yokken bazı yerler oldukça uzamıştı. Kendime ilk defa bu kadar dikkatli bakıyordum. Görevli karı gibi, kendime baktıkça yüzümü buruşturdum. Sigaramı hızlı hızlı körüklerken, benim yaşlarımda dört kişi yanımdan hızla geçerek içeri girdi. Arkalarından onlara baktım. Bana yüzünü buruşturan yavruyla konuşuyorlardı. Hatun gülüyor, ötekilerde kahkaha atıyordu. Kıskandım. Fazla uzun sürmedi. Dışarı çıktılar. Uzun boylu olanı;
“Güğümleri gördün mü Alex” dedi.
“Merak etme Aptalof” dedi. “O güğümleri emmemize az kaldı, sabret.”
Bir müddet öylece durdular. Arada bir dönüp biletçi hatuna bakıyorlardı.

- söyleyin bakalım ne yapacağımızı? Ha?
Bu soru ondan çıktı. Alex. Onun adı bu. Onlara baktığımı görünce;
“Sen neye bakıyorsun öyle” dedi, adı Alex olan. Sesi tehditkardı.
Cevap vermedim. Sırayla hepsini bir kez daha süzdüm. Aptalof dedikleri tam bir çam yarmasıydı. Diğerleri ise ufak tefek. Sorun çıkarırlarsa, Onları haklayabilirdim.
“Sana soruyorum” dedi. “Ne yapıyorsun burada.”
Bakışlarım ve ilk sorusuna cevap vermemem onu ürkütmüştü. Sesi daha yumuşaktı. Yine cevap vermedim. Elimdeki sarmayı göstermekle yetindim. Gözlerini elimdekine dikti bir süre. Sonra hafifçe sırıttı. Arkadaşlarına dönüp;
“Ne dersin Pete” dedi. “Onu da alalım mı yanımıza.”

Pete de diğerleri gibi giyinmişti. Ama konuşması diğerlerine göre daha düzgündü. Bacaklarını saran deri pantolonlar giymişlerdi. O kadar dar pantolonlardı ki, hepsinin aleti pantolonu delip dışarı fırlayacakmış gibi duruyordu. Ve hepsi aletini sola yatırmışlardı. Sola yatırmak bu küçük çetenin sembolüydü galiba. Yada siyasi görüşlerini simgeliyordu. Tam anlayamadım. Sadece pantolonları değildi deri olan, ceketleri de deriydi. Siyah deri. Ceketlerinin sırtlarında resimler vardı. Sonradan fark etmiştim. Adı Pete olanın ceketinde el resmi vardı. Pek konuşmayanınkinde ise çiçek resmi. Bakışlarından aptallık akan Aptalof’un ise sırtında kocaman bir soytarı resmi vardı. Karşımda duran Alex ise örümceği seçmişti. Ucu sivri deri çizmelerinden ise bacak kırmaktan zevk aldıkları anlaşılıyordu.

Pete beni süzdükten sonra; “bence sorun yok” dedi. “Gelebilir.”
“Bence sorun var” dedim. “Otobüsüm gelmek üzere.”
Alex, cebinden sarı, siyah, mavi, kırmızı haplar çıkarıp,
“Bıçaklı sütü denemelisin” dedi.
Aptalof olduğu yerden sıçrayıp yanıma geldi. Elini sırtıma vurarak,
“Nereye gidiyorsun” dedi.
“Los Angeles.”
“Los Angeles’lı mısın?” dedi, Alex.
“Hayır” dedim. "İstanbulluyum."
“Biz hepimiz Los Angeles’lıyız. Bunker Hill’de yaşıyoruz. Orası bizim mahallemiz. Buraya Henry Chinaski götünü bulmak için geldik.”
“Tanımıyorum” dedim.
“Kitap okusaydın tanırdın.”
“Kitap okurum.”
“Henry götü bir yazardır.”
“Tanımıyorum.”
“Her şeyi yazan bi yazar.”
“Bu iyi galiba.”
“İyi olup olmadığını bilmiyorum. Ben ilgilenmem.”
“Neden arıyorsunuz öyleyse.”
“Hemingway’i dövdü.”
“Hemingway’i mi?”
“Evet “Hem” de bizi tuttu. Onu yakaladığımız yerde haklamak için çok para aldık.”
“Yazar olan Heminway dimi?”
“Şaşırdın mı?”
“Evet.”
Alex koluma girip beni sürükler gibi yürütmeye başladı.

“Adın ne?”
“Enrico.”
“Benim ki Alex, arkadaşlarda Pete, Georgie ve Aptalof.”
“Memnun oldum ama benim otobüsümü beklemem gerek.”
“Fazla uzağa gitmeyeceğiz zaten, gideceğimiz yer hemen yolun karşısında.”
Gitmek istemesem de rengarenk hapların hatırına kabul ettim. Yürüyorduk. Alex hiç durmaksızın anlatıyordu.

Geceleri “Korova Süt Barı”nda takılıyorlardı. Bıçaklı süt içiyorlardı. İçki satmalarına izin vermedikleri için sütün içine esrar, afyon kırıntıları katıp içiyorlardı. Bi gece, bi yazarın evine girmişlerdi. Yazdığı bütün yazıları yok etmişlerdi. Adamı dövüp karısını gözlerinin önünde becermişlerdi. Öyle diyordu. Ve şöyle;

“Kardeşlerim bu arada ha, ha, ha diye gülmelerine devam ediyorlardı. Bluz yırtılınca sıra sutyendeydi; onu da çekip çıkarttım. Güğümleri rüzgarda dalgalanan bayraklar gibi gururlu ve nazlıydı. Bembeyaz toprakların ortasında, yukarıya doğru pembe tomurcuklar vardı. Bu pembe uçlarla bir süre bakıştık. Göz kırpıyor, cilveler yapıp beni emişe çağırıyorlardı sanki…” böyle anlatıp duruyordu. Hiç susmayacak gibiydi. Araya girmek için;
“Aslında” dedim. “Bende bir şeyler yazarım.”
“Aslında” dedi. “Ben anlamıştım.”
“Nerden” dedim.
“Bok suratından” dedi.
“Bok mu?” dedim.
“Evet bok” dedi.
“Evet bok mu?” dedim.
“Bok suratlar yazar” dedi.
“Bi şey demedim.”

Otogar tuvaletlerinin yanında bi dükkana girdik. İçeride loş ışık dahi yoktu. Neredeyse birbirimizi göremiyorduk. Bir bar olmalıydı. Bi masaya oturduk. Kötü müzik vardı.
“Müziği beğenmedim” dedim.
Eliyle karşı masayı işaret etti. Önünde bi şişe şarapla masanın üstünde sızmış kalmış adamı gösterip;
“Şarkıları Gölge seçer” dedi. “Derdini ona anlat.”
“Boş ver” dedim.
Garson geldi. Garsondan ziyade barın efendisi gibiydi. Bize yukardan bakıyordu.

“Nasıl gidiyor Alex” dedi.
“Saol Tezer” dedi.
Pete, Georgi ve Aptalof’a bakmamıştı bile. Bana da.
“Yine süt mü?”
“Yine süt” dedi, Alex. Bana dönüp, “Enrico merak ediyor.”
Hala sadece Alex’e bakıyordu. Sinirlendim. Bir şeyler demek istedim ama bulamadım.
“Öyle mi” dedi, garson.
“Öyle” dedi, Alex. “O da senin gibi, yazıyor.”
“Öyle mi.”
Bu sefer bana bakarak konuşmuştu. Utandım. Bir şeyler demek istedim ama bulamadım.
“Ne yazarsın” dedi.
Dilim boğazıma kaçmak üzereydi. Alışık değildim bu soruya. Çantamdan bi tomar kağıt çıkarıp uzattım. Kağıtları çıkarırken bi iki külotta fırlayıverdi. Kağıtları aldı. Alex’te hapları uzattı. Bi şey demedi, hapları da alıp gitti. Alex başını salladı.

Sütler geldi. Alex yine konuşmaya başlamıştı.

“Mavili siyahlı, sarılı kırmızılı, cicili bicili küçük kapsülleri havanda döver, toz eder, süte katarsın” dedi. Bi kerede koca bardağı yarılayıp; “Sonrada kafana dikersin.”
Susmak bilmiyordu.
“Sonra başlarsın onları, bunları, şunları görmeye. Koca Tanrı yanında on iki melek harp çalarak, şarkılar söyleyerek el çırparak dikilir önüne.”

“Onların olduğu gibi benimde öykümün başladığı bu soğuk kış gecesini bıçaklı süt içerek açıyorduk.”

Bardağı üç yudumda bitirdim. Koca Tanrı’nın geleceği yoktu. Uzun bir süre gelmesini bekledim ama ortalıkta yoktu. Zaten sonradan Koca Tanrı olmasa da en azından bir meleğede razıydım, ama o da yoktu görünürlerde. Ama Alex ve arkadaşlarının kahkahalarına bakılırsa Koca Tanrı gerçektende şarkılar söyleyip dans ediyordu. Baliden olsa gerek diye düşündüm. Haplar bizim iki tüp balinin yanında çerez kalmıştı.
“Kalkalım artık” dedim.
“Kalkalım dedi.” Alex.
Garson geldi. Hesabı aldı. Bana bakıyordu.
“İyi yazıyorsun” dedi. Birisi ilk kez ben zorlamadan, tartaklamadan yazdıklarımı okumuş ve iyi demişti. Bişey diyemedim. Minnettardım. Bir şeyler demek istedim ama bulamadım. Kapıdan çıkana kadar dönüp dönüp ona baktım. Kimsenin becermediği bir ibne gibi bakıyordum ona. Minnettardım. İşte şimdi, Koca Tanrı, on iki melek, beş yüz elli iki peygamber hepsi önümdeydi. Şarkılar söyleyip, dans ediyorlardı.

Çıktığımızda otobüsü, Los Angeles’ı çoktan unutmuştum. Bu seferde bir sokak köpeği gibiydim. Alex’in peşine takılmıştım. Söylediğine göre Chinaski’nin kaldığı otele gidiyorduk.

Onu ışıkların orada gördük. Chinaski’yi. Kaldırımın kenarında genç bir çocukla konuşuyordu. Pete, doğru adam olup olmadığını anlamak için biraz daha yaklaşmamız gerektiğini söylüyordu. Öyle yaptık. İyice yaklaşıp konuşulanları dinledik. Gencin adı Girdap’tı. Ama konuşmada Henry Chinaski’nin adı hiç geçmiyordu. Genç, adama moruk deyip duruyordu. Adını duymak için konuşmanın sonuna kadar beklememiz gerekti.

“Konuştuğumuz gibi, kendine gel evlat.”
“Tamam Henry”
Evet aranan yazar Henry Chinaski bu adamdı.

“Hey! Chinaski götü sen misin? dedi, Alex.
Cevap vermedi adam. Bizden birkaç yaş büyük olduğu göbeğinden anlaşılıyordu. Ve Alex’ten pek korkmuşa benzemiyordu.
“Duyduğumuza göre Hemingway’i devirmişsin.
“Evet. Marizledim onu."
“Şimdi bizde seni marizliyeceğiz şişko ibne.”
“Görelim”
Adam gerçekten korkmuyordu anlaşılan. Hayatımda ilk defa bir yazarı canlı olarak görüyordum. Demek her şeyi yazan ibne buydu.

“Suratındaki her boktan sivilce için bir yumruk yiyeceksin benden” dedi, Georgie.
Alex ve arkadaşları Chinaski’ye doğru yürümeye başlamışlardı ki, uzaklardan bir ses geldi;
“Olduğunuz yerde kalın yoksa Arturo Bandini midenizi kurşunla doldurur.”
Aptalof “kim?” dedi. Bi kaç defa alaylı bi şekilde tekrarladı kim lafını. Belli ki inanamıyordu. Karanlıkta pek seçilemeyen uzun paltolu adam;
“Ben, Arturo Bandini” dedi. “Camilla Lopez’i seven adam. Atlantic Monthly’de öyküsü yayınlanmış, yakışıklı Bandini. Bir yazar. Bir dahi. Arturo Bandini…”
Adam resmen saçmalıyordu. Chinaski girdi araya;
“Aynı zamanda emniyet müdürüdür kendisi” dedi. “Ortalıktan kaybolsanız iyi olur.”
İyi bir yalandı gerçekten. Bir yazar işte böyle yalan söylemeliydi.

Alex önce karanlıkta pek seçilemeyen Bandini’ye daha sonra Chinaski’ye baktı. Chinaski’nin suratı midesini bulandırdı. Daha sonra arkadaşlarına dönüp;
- söyleyin bakalım ne yapacağımızı ha?
Bi cevap gelmedi. hepsi emniyet müdürü lafından korkmuştu.
“Hadi kardeşlerim bu sıçan suratlıyı daha sonra döveriz” dedi, Alex. “Bu gece daha önemli işlerimiz var.”

Daha önemli bi işleri falan yoktu. Korkmuşlardı… Kendisini Arturo Bandini diye tanıtan adam hala karanlıktaydı ve biz uzaklaşmamıza rağmen Chinaski’ye yaklaşmıyordu. Alex elini omzuma koyup,“Enrico” dedi. “Bu şişko orospu çocuğunun işini başka zaman bitiririz.”Sonra işe çıkacaklarını. Biraz ceplerini doldurmaları gerektiğini falan sıraladı. Yine susmak bilmiyordu. Vır, vır, vır… Muhtemelen Los Angeles otobüsümü kaçırmıştım ve tekrar bir bilet alacak param yoktu. Onlarla takılmak mantıklıydı ama gelemeyeceğimi söyledim. Aklım koca götlü yazarda kalmıştı. Ayrıca eğer söyledikleri doğruysa, diğer adamda bir yazardı. Alex, ararsam kendisini otogardaki barda bulabileceğimi söyledi. Tokalaştık. Öpülmekten hoşlanmıyordu. Öpüşmedik. Onun yerine Aptalof iki kere öptü beni. Dudakları ıslak ve soğanlıydı. Pete ve Georgie’yle de öpüşmedik. Tokalaştık. Onlar uzaklaşınca bizi karanlıkta bekleyen adam Chinaski’ye doğru yürümeye başladı. Bende onlara doğru. Peşlerine takılıp konuşmalarını dinledim.

“Tam bir geri zekalısın Arturo” dedi. “Camilla’yı beceriyor olmandan ve öykünün yayınlanmış olmasından onlara ne!”
“Camilla’yı becerdiğim söylenemez.”
“Biliyorum. Lafın gelişi öyle dedim.”
“Becerip becermediğimi sen nerden biliyorsun.”
“Kendisi söyledi.”
“Nasıl yani? Camilla mı söyledi?”
“Evet. Onu becermediğin için çok üzgün."
“Onun Sammy’yi sevdiğini sanıyordum.”
“Sammy’yi seviyor zaten. Ama bu onu becermene engel değil. Hem oda istiyor.”
“O da mı istiyor?”
“Evet oda istiyor.”
“O mu söyledi bunu.”
“Evet. Hem de her gece istiyor.”
“Bunu bilmiyordum. Ama başkasını seviyor.”
“Bak Arturo, düzüşmek aşkın bir parçası olduğu gibi ruhunda bir parçasıdır…”
“Yani?”
“Yanisi şu, kadınlar mutlu olmak isterler. Ama bazen mutsuzda olmak isterler. Onu mutsuz ettiğin için senden ayrılabilirler. Ama onu mutlu ettiğin içinde senden ayrılabilirler. Ve mutlu olmak için başkalarıyla düzüştükleri gibi, mutsuz olmak içinde başkalarıyla düzüşebilirler… Kancıklar böyledir...”

Bandini anlamsızca Chinaski’nin suratına bakıyordu. Chinaski’de bunu fark edip konuşmasına devam etti;
“Kısaca dostum, Camilla da birisini sevmediği halde onunla yatabilir.”
“Ama bu çok ahlaksızca”
“Ahlaksızca mı?”
“Evet. Hatta iğrenç.”
“Peki, ya sen?”
“Nolmuş bana”
“Başkasına aşık olan bir kadına aşıksın.”
“Bunda bir ahlaksızlık yok bence. Onun başkasını sevdiğini biliyorum ve onunla yatmıyorum.”
“Evet onunla yatmıyorsun ama onu yatağa atmak için seni sevmesini bekliyorsun.”
“Ben bunda hala bir ahlaksızlık göremiyorum”
“Haklısın. Bi yere bağlayamadım, Siktir et en iyisi.”

Bir süre ikisi de konuşmadı. Vitrinleri seyrederek yürüyorlardı. Sessizliği bu sefer Bandini bozdu;
“Sence Camilla’yla yatmalı mıyım?”
“Sen yatmazsan başkalarıyla yatacaktır.”
“Başkalarıyla mı?”
“Evet, eminim kendine bi yarrak bulacaktır.”
“Chinaski bana doğruyu söyle, Camilla’yla yatmadın değil mi?”
“Tabi ki hayır dostum. Unuttun mu? Sen benim Tanrımsın. Tanrımın kadınını düzebilir miyim hiç.”

Chinaski daha inandırıcı olmak için durup, kolunu Arturo’nun omzuna attı. Konuşmasına devam ederken, Arturo şüpheli gözlerle onu dinliyordu. Gerçekten çuvallamak üzereydi şişko. Kolunu Arturo’nun omzundan uzunca bir süre çekmedi. Sonra tekrar yürümeye başladılar. Geri kalan tüm yol boyunca Henry konuştu. Arturo’yu ne kadar sevdiğini falan anlatıyor, böyle bişeyi nasıl düşünürsün diye Arturo’ya kızıyor, utanmadan üste çıkmaya çalışıyordu. Bu şişko gerçektende tam bir göt oğlanıydı. Chinaski kaldığı otelin önüne gelince;

“Seni odama çağırmak isterdim” dedi. “Ama bence Camilla’yı görmen daha iyi olur.”
“Haklısın. Bu konuyu birde onunla konuşmak istiyorum.”
“Tamam. Ama unutma, sen benim Tanrımsın. Ve ben, Henry Chinaski, Tanrımın kadınıyla düzüşmem.”
“Uzatma Henry.”
“Görüşürüz o zaman.”
“Görüşürüz.”
“İyi geceler.”
“iy…

Chinaski’de iyi geceler diyecekti ama götünde patlayan tokatla havaya zıplayıverdi. Arturo ne olduğunu anlamamıştı. Bende öyle. Acaba Gregor Samsa mı yapmıştı bu çirkin hareketi. Saçmalıyordum… Yapan bir kız çocuğuydu. Henry arkasını dönene kadar epey uzaklaşmıştı. On beş yaşlarında kıvırcık bukleli bir kız. Üstündeki tişörtte koca harflerle DLR yazılıydı. Onlardan uzak olmanın rahatlığıyla kaldırımda durmuş, sırıtarak el sallıyordu. Sonra da ellerini megafon gibi yapıp bağırdı, kesik kesik konuşuyordu;
“Hey Chinaski… Ayyaş, bok çuvalı... Sadece düzdüğün kadınları mı yazıyorsun?.. Beni de yaz… Chinaski’nin buruşuk götüne pandik…”
“Seni piç kurusu” dedi, Henry. Yerden bir taş alıp fırlattı. Üstüne doğru koşmaya başladı. Çocuk pek umursamıyor, büyük, seri adımlarla arkasına bakarak uzaklaşıyordu. Arturo tutmasaydı Chinaski’nin çocuğun peşini bırakacağı yoktu. Biraz koşuyor, biraz küfrediyor, biraz yere eğiliyor, taş alıp fırlatıyordu...
“Hey, hey! Kendine gel Henry, sadece bir çocuk.”
“Ne diyosun lan göt. Çocuk dediğin piç götümü avuçladı.”
İşte bu Arturo Bandini’yi kızdırmıştı.
“Sözlerine dikkat etsen iyi olur” dedi. “Karşında Bandini var. Arturo Bandini. Camilla Lopez’i seven adam. Atlantic Monthly’de öyküsü yayınlanmış, yakışıklı Bandini. Bir yazar. Bir dahi…”
Bu Bandini’de Chinaski gibi götün tekiydi anlaşılan. Her fırsatta sıfatlarını sayıp duruyordu. Chinaski yine bi elini Bandini’nin omuza koydu. Diğer eliyle şaplağın indiği yeri ovuşturuyordu.
“Ah! Yüce Tanrım! dedi. Affet bu günahkar kulunu."



Kapıdan bir kuş girdi içeriye. Siyah tüylü, uzun gagalı, çirkin mi çirkin bir şey. Öyle boynunu bükmüş. Belli ki ağlamaktan kızarmış gözleriyle bana baktı. Kaşları titriyor, burun delikleri açılıp kapanıyordu. Bir şey dememi beklediği her halinden belliydi. Ne diyebilirdim ki? Hem?.. Nefes alıp verişi zamanla normale döndü. Beklemekten sıkıldığını fark etmemi beklediğinden, uff, puff diye sesler çıkarıyordu. İstediğini yaptım, sordum ona; “sende kimsin?” Boynunu doğrultu, gözleri ışıl ışıl parladı. Beklediği soru bu olmalıydı. “Benimle gel” dedi.

evden kaçalı baya olmuştu.
.