Güzel Bir Gün
sabahın köründe uyandım
ve akşama kadar zamanın geçmesini beklemek istedim
ama bu gün 50 yeni türk lirası için
yapmam gereken bir iş vardı
takribi 18 tonluk bir iş…
bu güzide işi bulmakta zorluk çekmemiştim
işveren aynı zamanda babamda olduğu için
ücrette kıyak geçtiğide aşikardı
yoksa hiçbir amele
18 toncuk için 50 yeni türk lirası alamazdı
yeni türk lirasını bastırarak vurguluyorum
çünkü dün akşam telefonda
babamda bana bastırarak vurguluyordu
geçen seferden kalma
bel ve omuz ağrılarım devam ettiği için
mırın kırın etmeye çalıştım biraz ama
babam bu sefer tek başıma değil
Sinan abi’nin de olacağını söyleyince
tamam! 8’de ordayım deyip telefonu kapattım
8’de orada olabilmek için
telefonumun alarmını 5.45’e kurup
erkenden yattım, 3 gibi
5.45’te çalan alarmla uyanıp
alarmı 6.15’e kurup tekrar yattım
kalkmam gereken saatte kalkabilmek için
6.15’te çalan alarma uyanıp
6.45’e kurup tekrar yattım
erken uyanabilmek için bulabildiğim başka bir yöntem yok…
6.45 kalkmam gereken saat olduğu için
ya bismillah deyip kalktım
alelacele giyinip
babamla da görüşeceğim için yüzümü de yıkayıp
7’de evden çıktım
bir otobüs,
ardından bir minibüsle
saat 7.45 gibi
Istanbul’un en şirin gettosu Güngören’e ulaştım
dükkana gitmeden önce
sigaraya zemin olması maksadıyla
gördüğüm ilk börekçiye daldım
bir kenarına Nazar Duası
diğer kenarına da karınca duası tutturulmuş
1868 Frederic Bazille tablosunun tam karşısındaki masada
kıymalı böreğimi yedim.
masanın üstünde,
tuzluğun üstünde,
böreğimin üstünde,
görebildiğim kadarıyla hemen her şeyin üstünde
düzüşen sinekleri ve Frederic Bazille’yi fazla kafaya takmadan
sigara-çay faslından sonra kalkıp dükkana gittim.
saat 9’a kadar gelecek olan mala
dükkanda yer açmak için
nerdeyse gelecek olan mal kadar mal taşıdık.
gelen mal izolasyon malzemesi…
strafor yapıştırıcısı-sıvası
çimento gibi bir şey
kabaca hesap yaparsak
3 palet yapıştırıcı
3 palet de sıva var kamyonda
her bir palette
120 tane 25’er kiloluk paketlerde sıva/yapıştırıcı var
120 çarpı 25 eşittir 3000 kilo
yani bir palette 3 ton var
6 palet eder 18 ton
saolsun Sinan abi var
bana düşüyor 3 palet
3 palet eder 9 ton
9 ton eşittir 9000 kilo
9000 kilo eder 360 paket
benim pederden alacağım ise 50 yeni türk lirası
o zaman 360 paketi 50 yeni türk lirasına taşıyorsam
25 kiloluk bir paketi 13- 15 kuruşa taşıyorum demektir
ayrıca bi paketi 13-15 kuruşa taşıdığımın hesabını yaptığımdan dolayı
artık yerde gördüğüm 5-10 kuruşları falanda toplasam
minibüste,
otobüste,
markette de 5-10 kuruşun peşine düşsem
bu işten baya karlı çıkıyorum demektir
ve ayrıca pederin yarın bir gün para isteyince
daha geçen gün 50 yeni türk lirası verdim ya diyerek
beni ekmesine fırsat yaratsa da
aslında düşününce çok mantıklı
en azından şuan cebimde 50 yeni türk lirası var
herneyse
malı yaklaşık 3 küsür saatte bitirdik
her yerime sıva-yapıştırıcı tozu girdiği için
lavabo önünde baya bi sıva sümkürüp
yapıştırıcı tükürdükten sonra
eve döndüm
duşa girip
makatıma giren
ve tenasül organımı kaplayan
toz tabakasını da iyice bi temizleyip pakladım
sonra
bilgisayarın başına oturdum
geppetto -kendine dikkat et- diye mesaj yazmıştı
cevap yazmak istedim ama çevrim dışıydı
hangimiz çevrim dışı değiliz ki deyip
girdapın -güzel bir gün- yazısını okudum
benim içinde -güzel bir gün-dü
dedim ya
en azından cebimde 50 yeni türk lirası vardı…
.
Beklentilerinizi Düşük Tutarak Hayata Karşı Bir Gol Atma Şansını Yakalayabilirsiniz
martın on sekizi bugün
sabah kalktığımda
çarşamba olduğunu zannediyordum
sonra salı olduğunu öğrendim
okula giderken ne olduysa
salı olduğunu tekrar unuttum.
sınıfta çok hatun var
bazıları güneş gibi
uzun süre bakınca gözlerim yaşarıyor
kızıl saçlar
sarı saçlar
siyah saçlar
boyalı saçlar
boyasız saçlar
kısa
uzun
küt
dalgalı
kıvırcık
düz
--> kumrallar
küçük göğüsler
büyük göğüsler
kalçalar
bacaklar
eller
ayaklar
kirpikler
kaşlar
dudaklar
gözler
baktığım kadınlar
bana bakmayan kadınlar
bakmadığım kadınlar
düzmek
düzmek
düzmek
onlara karşı hissettiğim tek şey bu mu?
bunları neden yazıyorum ki?
Bukowski’nin düzdüğü kadınlar
yüz yıl hepimize yeter
peki nelerden bahsetmeli?
sınıfa geç gelen
fırfırlı siyah etek
ve siyah çorap giymiş
beyaz tişörtünü iyice darlaştıran
ne büyük
nede küçük göğüsleriyle
uzun kızıl saçları kulaklarını örten
kulaklarını görmesem de
bembeyaz teni
ve kocaman siyah gözleri
gözlerimi yaşartan
yavrudan bahsetmeyeceksek
neyden bahsedeceğiz?
şuan onun
aletimin üzerinde hoplayışını
hayal etmekten başka
bir şey düşünecek durumda değilken
ne söylemem beklenir ki
bide şöyle düşünsenize
ben bir erkeğim
hem de zamanının büyük bir bölümünü
porno izleyerek geçiren
otuzbirci bir erkek.
ne söylemem beklenir ki ha?
.
Pornografik Ögeler. Evet. Ögeler
Bir kafenin tuvaletindeyiz. Birkaç saniye evvel binlerce küçük, beyaz Enrico’yu bu dar ve bok kokulu tuvaletin siyahlaşmış mavi fayanslarının üzerine fırlattım. Bir elinde aletim, diğer eliyle ağzının kenarını silerken, “yakalanmadan buradan çıksak iyi olacak” diyor. Tamam.
Yürüyoruz. Az önce verdiği şeyi geri almak için konuşuyor. Bıkmaksızın konuşuyor… Kosova bağımsız oldu… Vay anasını… Tito ikinci dünya savaşından sonra tüm başı boş halkları bir araya getirdi… Vay anasını… Sırplar… Vay anasını… Yugoslavya … Vay anasını…
Boş ver dedim.
Şu geçen; beyaz, delikli hastane terliklerinden giymiş kambur adamı gösterdim…
Terlikler…
Baş parmaklar fırlamıştı terliklerden…
Şuna bak.
Yüzü yere doksan derece bi açıyla yürüyor.
İki büklüm diye işte ben buna derim.
Pek ilgisini çekmedi. Aslında Sırplar Bosna’nın da Kosova gibi Sırbistan’a bağlı olarak kalmasını istiyordu fakat onlar federasyonun kurucu cumhuriyetlerinden oldular. Tito’nun 14 kardeşi olduğunu söylemiş miydi? Evet.
Aylardan marttı. Geçen kıştan beri aralıksız giydiğim botlarımla rekora gidiyordum. En son ne zaman yıkandığını hatırlamadığım pantolonumsa umut vadedenler dalında ödüle layık görülebilirdi. Bıyıklı bir adam sigarasından hızlı hızlı bir kaç fırt çekip iki parmağıyla fırlattı. Sigara daha yere düşmeye fırsat bulamadan yedi sekiz yaşlarında bi çocuk alıp içmeye başladı. Göz göze geldik çocukla. Dumanı bana doğru üfleyip aşağılayıcı bir bakış fırlattı. Pantolonumdan olsa gerekti. Çünkü onun kıçından sarkan pantolonun yirmi yıl hiç yıkanmadan giyilmiş olduğuna yemin edebilirim. Üstelik son sekiz yılında minyon yapılı, seyrek sakallı bi şarapçı tarafından sümüğünü fışkırttığı elini temizlemek ve Istanbul’da tek bir ücretsiz umumi tuvalet olmayışına bi baş kaldırı olarak üstüne işemek için kullanılmış olduğuna da. Ve bu çamurlaşmış, hemen her yeri yırtık pantolonun yüksek dozda şarap, sakal, sümük ve sidik yüzünden ölmüş olan bu adamın, şehrin ölü soyucu azizleri tarafından bi çöp konteynırı içindeki cesedinden çalınarak bu çocuğa ulaştırılmış olduğu konusunda da sizinle tartışabilirim. Hiç bi şey yapamazsam kalıbımı basarım. Ne pantolon ama! Pantolon diye işte ben buna derim.
Daha küçüğü de vardı. Üç yada dört yaşlarında. Babasının kucağındaydı. Annesi yanlarında sigara içiyordu. Bana sorarsan hiç anneye benzemiyordu. Kısa boylu bir şey. Kalın, siyah çerçeveli gözlükleri var. Sarı saçlarının boyası gelmiş. Boyalı karının küpeleri o kadar büyük ki, kulak memeleri aşağıya sarkmış. Gömleğinin üstten birkaç düğmesi açık ama göğüsleri dekolte verebilmek için çok ufak. O kadar küçükler ki bu memelerden süt geldiğine inanmak tam bir aptallık. Bana erikleri anımsatıyorlar. Ekşide olsa emmeyi bırakamadığım erikleri.
Bebek babasının kucağında mısır yiyordu. Sapını kemiriyordu dersem daha doğru olur.
Karadağ’da Kosova gibiydi. Bi kere Kosova’nın yarısı kadar bile yokken nasıl oluyordu da onlar bağımsız olurken Kosova olamıyordu?.. Vay anasını.
Bana bir şey vermişti. Karılar hiçbir şeyi karşılıksız yapmıyorlardı, ve onu geri alması gerekiyordu. Onun geri alma yöntemi de buydu. Razıydım. Aslına bakarsan para istemediği sürece her şeye razıydım. Hem dinlememede gerek yoktu. Dinlermişim gibi yapmam yeterliydi. Ama galiba bi süre sonra o da sıkıldı. Yeni bir şeyler verip tekrar başlamak zevkli olabilirdi. Yeni bi şeyler verebilmesi için evine gittik. Vereceği şeye toplum hazır değildi. Hazır olduğuna inansa bunu onların önünde yapmakta bir an olsun tereddüt etmezdi. Bunlar benim değil onun sözleriydi.
Burası Bulvar gazetesi değil. Yada Kral Porno Dergisi. O yüzden onu çekyatın kenarında domaltmış vaziyette pompalayışımı anlatamam. Belki pantolon giydiğini ve benim pantolon giyen kadınlardan nefret ettiğimi ve onun en azından kemer takmamış olmasına sevindiğimi ve onu pantolon düğmesinden tutup kendime doğru çektiğimi ve düğmenin koptuğunu ve düğmenin bir 25 kuruş kadar olmasa dahi kendi etrafında birkaç tur attıktan sonra durduğunu ve onun sinirlenip bana küfür edip bağırmasından daha fazla tahrik olduğumu söyleyebilirim…
Sonuçta bana bir şey veriyor. Geri alacağını biliyorum. Ve razıyım. O yüzden;
“Bana biraz Tito’dan bahset” deyip, itiyorum aletimi içine.
.
Düşüm Var
bizim buralarda çıkan gasteler falan var.
adamlarla gidip konuşuyoruz.
gastenizi takip ediyoruz
içerikte sıktınız var galiba diyoruz.
yooo diyolar.
var var diyoruz.
cüzzi bi ücret karşılığında
isterseniz içeriği biz halledebiliriz diyoruz.
iki kişiyiz
ama sanki bir yazar ekibimiz varmış gibi konuşuyoruz.
siyasi olarak ne taraftaysan farketmez,
sen yönü söyle biz o tarafa çakarız diyoruz.
sonra islami dergiler çıkıyor,
onlarla da konuşuyoruz.
bu dergiyi bizden iyi kimse çıkaramaz diyoruz.
içeriği bize bırak gerisine karışma diyoruz,
evellallah piyasanın en radikal dergisini çıkarırız diyoruz
sen reklamını falan bul,
masrafları karşıla
gerisini biz hallederiz..
yemiyo ama adamlar.
kimse yemiyor.
kimse para vermek istemiyor.
ama bekliyoruz,
fırsatı kolluyoruz.
yazmak sikik bi iş,
sen söyle konuyu, biz yazalım.
ama yok.
içimden geldiği gibide değil
başkasının içinden geldiği gibi yazarım diyorsun,
bi bakıma her yavşaklığı yapmaya hazırsın,
götü açıp siken yok mu demek gibi bişey
ama siktiretmişiz zaten.
erdem, ahlak, irade, onun gibi şeyler hak getire,
sokmuşum nereye giderse diyoruz
ama olmuyor.
bu işten öyle yaparak ta
para çıkarmanın yolunu bulamadık.
bi gün para çıkarsa burdan,
benimde bir düşüm var.
ikitelli sanayide
kaportacının yanındaki mekanı
satın almak istiyorum.
devasa bi yer.
duvarlarını film afişleriyle kaplarım diye düşünüyorum.
2 yatak, 2 de bilgisayar atarız.
Köşeye de bi çay ocağı.
kitap falanda koyarız illaki.
sandalye falan koymayız,
halıflex yaparız yeri,
girişte çıkarttırırız ayakkabıları.
bide yansıtıcı alırız,
duvara yansıtırız,
sinama gibi olur..
sabahtan akşama film patlatır,
ntvspor seyrederiz,
ve elbette dijitürk,
hafta sonlarıda paso türksel süperlig.
tabiî ki parada toplar,
yolumuzu buluruz.
50 sene yaşarım bu şekilde
diye düşünüyorum
yansıtıcının karşısında..
.
İhtiyar
Ve o hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığı yıllar çok gerilerde kalmıştı ve şimdi her an ölecekmiş gibi yaşıyordu ve ne de olsa artık hayallerinin yerini anıları almıştı ve ne uzun zaman olmuştu gelecekten bahsetmeyeli ve nasıl olduğunu fark etmeden ve yüzündeki kırışıklıklardan tıraş dahi olmakta zorluk çeken ve takma dişleri bile dökülmüş ve yaz kış kalın elbiseler giyen ve bastonsuz yürüyemeyen ve titrek elli ve kambur belli bir ihtiyar olu vermişti. Veya zaman ne çabuk geçmişti…
Hayattaki son günlerini yaşadığını düşündüğünden, kaç zamandır hayattaki ilk günlerini yaşayan çocukları izlemek, en büyük zevki haline gelmişti. Onun için çocuk parklarında geziniyordu…
Her zaman geldiği parkın, her zaman oturduğu bankında bu sefer genç bir çift oturuyordu. Kucaklarındaki kitaplardan mektepli olduklarını anladı. Onları rahatsız etmeden yan taraftaki banka oturmaya karar vermişti ama tam genç çiftin önünden geçerken tökezleyip yere kapaklandı. Düşündü de böyle yere düşmeyeli de epey zaman geçmişti. Bu küçücük düşüşe rağmen, canının eskisine göre daha çok yandığı da kesindi. Gençler, bu geçmişi geleceğinden daha mühim olmuş ihtiyarı koluna girip kaldırdılar. Her zamanki yerine oturtup, bastonunu eline verdiler. İhtiyar onlara içten bir teşekkür etti, o kadar içten etmişti ki fısıltıları kimse duyamadı…
Kendini iyi hissetmiyor, epey de üşüyordu. Halbuki salıncakta sallanan pembe çizmeli kıza bakılırsa hava o kadarda soğuk olmasa gerekti. Paltosunun yakalarını kaldırıp kafasını iyice içine çekip, çocukları izlemeye devam etti. Pembe çizmeli küçük kız ve annesi giderken, mavi paltolu çocuk salıncakta sallanmaya başlamıştı…
Mavi paltolu çocuk ve annesi ihtiyarı fark etmediler. Onlarda gitti. Koskoca parkta bir tek ihtiyar kalmıştı. Sonra okuldan çıkan çocuklar geldi parka. Salıncak sırası için kavga ettiler. Olmadı, kura çektiler. Hava kararmaya başladığında kırmızı başlıklı kız salıncağın üstünde; “daha hızlı anne, daha hızlı” diye bağırıyordu. Onlarda fark etmemişti ihtiyarı…
Ve ihtiyar, kurumuş bir sonbahar yaprağı gibi havada kavisler çizerek değil, ağır bir çuval gibi parkın soğuk betonuna düştü.
Ve bu arada hava çoktan kararmıştı.
.
Marizledin Beni tozasor
Çocukluğum boyunca dedemin ne dediğini hiç anlayamadım. Zaten dedemin dişlere sahip olduğu yıllara yetişemedim. Yetiştiğim dönemde, dedemin dişleri bir bardağın içindeydi. Bir süre sonra dediklerine sadece gülümsememden dolayı söylediklerini anlamadığımı fark etti. Bu fark ediş dedemle olan ilişkimi bambaşka bir boyuta taşıdı. Artık dedem, benimle konuşmak yerine, bol bol saçlarımı karıştırmaya, yanağımdan makas almaya, iki parmağıyla boğazımdan tutup soğan kokulu dudaklarıyla öpmeye başladı. Bu ıslak öpücüklerin en kötü tarafı, insanı inanılmaz rahatsız eden yanaktaki o ıslaklığı, dedene ayıp olacağı için silememekti. O yüzden küçüklüğüm boyunca ıslak, tükürüklü dudaklardan nefret ettim. Bilemezdim. Büyüyünce hatunların tükürüklü dudakları için deli olacağımı. Hem de soğan kokulusuna razı olacak kadar.
Soğan kokulusuna razı olacak kadar çünkü, reddetme lüksüne hiç sahip olamadım… Rüzgarı hayal ederdim. Koşardım. Hızla koşardım. Gökyüzündeki kırlangıçlarla yarışırdım. Hızlıydılar, beni geçerlerdi. Ama durmazdım. Yeşil vadilerden geçerdim. Kocaman ağaçlar, kocaman yapraklarını düşürürlerdi ve ben ürkerdim. Kuyruklarını kestiğim, bacaklarını kırdığım, boğazlarından ağaçlara astığım kediler çıkıverirdi karşıma. Onlarla yarışırdım bu sefer. Kırlangıçlar çoktan uzaklaşmış olurlardı. Korkardım kedilerden, onlardan kurtulmak için şelalelerin altından geçerdim. Büyük, beyaz bir kayanın üzerinde otururdum. Nefes nefese ve soluk soluğa. Dinlenirdim. Sonra tekrar koşmaya başlardım. Güvercinler eşlik ederdi bu defa. Kanat çırparlardı. Kanatları yüzüme değerdi. Aldırmazdım. Küçük toprak bi yoldan dağın tepesine doğru ilerlerdim. Sular fışkırırdı dağın tepesinden. Dalağım şiştiği için fazla içemezdim o sulardan. Sadece susuzluğumu giderecek kadar. Daha çok gözlerimi kapayıp suyun altında yıkanırdım. Buz gibi su iliklerime işlerdi. Hafif bir titreme alırdı vücudumu. Önce tişörtümü ve pantolonumu. Sonrada külotumu çıkarırdım. Rüzgarı hayal ederdim. Islak ve titreyen vücudumu yalayışını. Kasıklarıma sertçe vuruşunu…Sonra ne mi olurdu? Boşalırdım.Çünkü ben reddetme lüksüne hiç sahip olamadım. O yüzden hep hayal ettim. Ömrüm boyunca hayal ettim. Ve bu yüzden söz konusu olan kadınlarsa, ne yaparsanız yapın hayallerimi küçümsemeyin. Çünkü, muhtemelen siz yaşamadan önce ben hayal etmiş olacağım… Yani elime patlamış.
Öp Beni Anne
evin içinde ağzında bir bezle dolaşan
bir annem var
en son ne zaman öptüğümü unuttum
yada öptüğünü
hasta
ne olduğunu bilmiyoruz
bize söylemiyor
verem diyoruz
hep ağlıyor
yemek yiyemiyor
tabakları,
bardakları
bizimkinden farklı
onunla aynı bardaktan su içemiyoruz
kendi tabağımız bitince onunkine ekmek banamıyoruz
kaçırıyor bizden
“Olmaz” diyor. “Ben hastayım”
bi şey demiyoruz
yutkunuyoruz
her geçen gün yüzü zayıflıyor
görüyoruz
görünce de yutkunuyoruz
her geçen gün elmacık kemikleri biraz daha fırlıyor dışarı
görüyoruz
ve görünce de yutkunuyoruz
ama yatakta bir an olsun yatmıyor
sanki bir şeyi yokmuş gibi görünmeye çalışıyor
sebebini biliyorum
ama bilmemezlikten geliyorum
babam..
annem çoğu gece bizim odamızda yatıyor.
babam onun yatağında başka bi kadını düzüyor
tanımıyoruz
tanımadığımız bir kadını düzüyor
annemi öpemiyor çünkü
annemi öpemeyince başka bi kadını öpüyor
annem bişey demiyor
çünkü babam boşanmak istiyor
öpemediğim bir kadınla neden yaşayayım diyor
ayakta zor duruyorsun diyor
şu yüzünün haline bir bak diyor
annem parmaklarını gezdiriyor yüzünde
kaybolmuş yanakları nemleniyor yine
pek üzerinde durmuyoruz ama
çünkü annem hep ağlar
sıradan geliyor bize.
annem boşanmıyor
boşanınca nereye giderim diye düşünüyor
bizi ona vermezler ki diye düşünüyor
o söylemiyor ama
ben biliyorum
böyle düşünüyor.
o yüzden
eskisi gibi güçlü olduğunu göstermek için
bir an olsun yatağa girmiyor
camları siliyor
ütü yapıyor
bulaşık yıkıyor
toz alıyor
yemek yapıyor
halıları çırpıyor
onlar bitince de
kendi oturduğumuz apartmanın merdivenlerini siliyor
bu en sonuncusunu
babamdan para almamak için yapıyor
o söylemiyor ama
ben biliyorum
böyle düşünüyor.
eskisi gibi güzel olduğunu göstermek için
ağzına taktığı bezi çıkarıyor
makyaj yapıyor
parfümü çok hoşumuza gidiyor
bisküvi kokuyor
ama makyaj her şeyi daha da belirginleştiriyor
onu eskisi gibi yapmıyor
çirkin oluyor
ama biz "çok güzel olmuşsun anne" diyoruz
seviniyor.
eskisi gibi olmadığının
o da farkında
görüyoruz
ağlıyor
annem hep ağlar
sıradan geliyor bize
yutkunuyoruz sadece
yinede babamın akşam eve dönüşünü öyle bekliyor
kapıyı açıyor
gülümsüyor
babamsa yüzünü buruşturuyor
annem bezini yine ağzına takıyor
aslında ağlıyor
ama yazması da sıradan geliyor.
.