.
sabah erkenden kalktı
bu gün güzel bi yazı kaleme almalı, dedi
yeni çıkan haftalık edebiyat dergisinde
yayınlanması için akşam olmadan postaya vermeliydi
ve bu sefer kesin yayınlanmalıydı.
musluktan az az akan
buz gibi suyla elini yüzünü yıkadıktan sonra
hemen mutfağa geçti
kıtır tarafını bakkaldan dönerken yediği
dünden kalma yarım ekmeğin arasına
biraz beyaz peynir
birkaç tanede zeytin koydu
çay koyacak vakti yoktu
kuru kuru
ekmek boğazında kala kala
yedi.
yeni aldığı gri siyah noktalı
kumaş pantolonunu çıkardı
kırışmaması için özenle
yatağın üzerine bıraktı
yıkanmaktan
yakaları ve kolları
neredeyse parçalanmış
mavi gömleğini giydi
yeni pantolonu,
askılı kemeriyle bir garip olmuştu ama
neyse deyip geçti.
üstüne kolları yamalı kadife ceketini
giydi
hem kadife hem de kolları yamalıydı
çok hoşuna gidiyordu bu modeller.
en son
boynuna da atkısını sarıp
aynanın karşısına geçip
kendine baktı
saçlarını beğenmedi
iyice karıştırdı
bi kaç günlük sakalın
kendisine yakıştığını düşündü
tamam şimdi oldu deyip
çantasını alıp evden çıktı.
bu gün sessiz olacağını düşündüğü
süs havuzlu belediye parkına doğru
hızlı ve büyük adımlarla yürüdü
bu arada yazacağı konuyu
aklında tasarlamaya çalışıyordu.
sabahın erken bi saati olması
ve iş günü olduğundan
parkta birkaç çocuktan başka
kimseler yoktu
her zaman oturduğu,
dut ağacının altındaki banka doğru yürüdü
dut yoktu ama çocuklar ağaca tırmanmışlardı
önce nazikçe
sonra bi kaç küfür yardımıyla
çocukları kovalayıp
ağacın altındaki banka oturdu
kalemini, defterini çıkardı
yazacağı konuya konsantre oldu
yazısına fransız siyasetçi Talleyrand’nın
“dilin görevi hakikati gizlemektir” sözünden girecek
insanların
ama özellikle insanlık yükünü
omuzlarda taşıyacak olan yazarların
ahlaka sıkı sıkıya sarılmaları gerektiğini
vurgulayarak devam edecek
ahlak, vicdan ve sorumluluk hakkında
bir yazı çıkaracaktı ortaya.
bu tür erdemleri taşımayan yazarlardan,
edebiyattan
sanat ve sanatçıdan
yana olunamayacağını..
sadece boğazımızı doyurmanın
yetmediğini,
bunun yanında
insanlık sorunlarına duyarlı,
bu sorunlara çözüm arayan
kişiler olmamız
gerektiğini..
bomboş yaşamanın
insanlık adına bir şeyler yapmamanın
acizliğini..
insanlarımızı
ağaçlarımızı
kuşlarımızı
sevmemiz ve büyüdüğümüz
yaşadığımız
topraklardan sorumlu olmamız
gerektiğini..
bu erdemleri üzerimize değil
ruhumuza giymeden
insan
olunamayacağını…
tüm bunları kafasında bir sıraya soktuktan sonra
yazmaya başladı
uzunca bi süre yazdı
o yazarken
ayaklarının dibine
küçük bir çocuk düştü
korkuyla,
her zaman oturduğu bankından fırladı
ne olduğunu anlamamıştı
tam önünde
onun gibi askılı kemer takmış
yıkanmaktan
parçalanmış
tiftiklenmiş
modeli öyle olduğu için olmasa da
muhtemelen annesi veya ablasının diktiği
dirsekleri yamalı kazağıyla
karman çorman saçlarıyla
burnundan akan kanı,
sümüğüyle karışmış,
ölmüş gibi yatan çocuk,
nereden gelmişti?
kafasını kaldırıp ağaca baktı
kovaladığı çocuklardan biriydi anlaşılan
o geldiğinde orada kalmış
inmeye de korkmuş
saatlerdir bi şeyler yazan adamın
gitmesini beklemişti
soğuktu
daha fazla dayanamayıp
düşmüştü.
çocuğun yanına yaklaşmaya korktu
ölü gibiydi
hareketsiz yatıyordu
etrafına bakındı
ne çocuğun arkadaşları
nede yardıma gelecek kimse yoktu
etrafa saçılmış kağıtlarını
alelacele toplayıp
çantasına soktu
geldiği gibi
hızlı ve büyük adımlarla
topukladı.
.
10 Kuruş
şimdi bi sıgara yakıcam
bi kaç fırt çekicem
bi şey anlatıcam
bi kızdan bahsedicem
güzel bi kızdan
işinden memnun olmayan
bi kuaförde çalışan
manikür ve pedikürden bahseden
beraber gastede iş ilanlarına baktığımız
ilanlara bakarken durmadan güldüğümüz
adının anlamını bilmeyen bi kızdan
yiyelim diye
ekmek almam için 10 kuruş veren
bende bu kadar var diyen
salatalık doğrarken
domates çorbası kaynayana kadar
dibi tutmasın, karıştır diye bağıran
çorba daha fokurdamadan biten
bu şiir kadar boktan günleri hatırlatan
karpuz çekirdekleri çitlediğimiz
bi kızdan bahsedicem
şimdi bi sıgara yakıcam
dört duvar arasında
boğuk bi nefesle
kambur bir sırtla
dökük dişlerle
ağızda sıgara
eşlik edicem hatuna
alt alta yazıcam
şiir gibi
daha rahat edicem
.
bi kaç fırt çekicem
bi şey anlatıcam
bi kızdan bahsedicem
güzel bi kızdan
işinden memnun olmayan
bi kuaförde çalışan
manikür ve pedikürden bahseden
beraber gastede iş ilanlarına baktığımız
ilanlara bakarken durmadan güldüğümüz
adının anlamını bilmeyen bi kızdan
yiyelim diye
ekmek almam için 10 kuruş veren
bende bu kadar var diyen
salatalık doğrarken
domates çorbası kaynayana kadar
dibi tutmasın, karıştır diye bağıran
çorba daha fokurdamadan biten
bu şiir kadar boktan günleri hatırlatan
karpuz çekirdekleri çitlediğimiz
bi kızdan bahsedicem
şimdi bi sıgara yakıcam
dört duvar arasında
boğuk bi nefesle
kambur bir sırtla
dökük dişlerle
ağızda sıgara
eşlik edicem hatuna
alt alta yazıcam
şiir gibi
daha rahat edicem
.
Efkar
.
kıpkırmızı yanaklar
boşuna demedik
demir kafes
kahveci Nusret gücenmesin
yapıştır bi cıgara
cennet olsun
sabahtan beri yakalayamadığın
o uzun bacaklı böcek
yanında birde sinek
hatun değildir
olmasa da dalarsın uzun bacaklara
diz üstü eteğine
yürüyüşü
endamı
vurur seni
ağır ağır
yavaştan
usulca
kanatsız uçuşu uyandırır
bir kadın büker dudağını
memeleri gömleğini zorlar
ön sırada oturan Derya
eteğini sıyırır
külotunu sergiler
ve bacaklarını
ve kalçalarını
ve gözlerini
ve gerçektende deryadır
açarım musluğu
tik tak akar
ve gider
maviden siyaha
siyahtan sarıya
gibi
yelkovan uzun ince bi genç
akrepse bodur şişko ve kel
o şişko jilet atar
kanatır
durmaz
yelkovanın gelip beni kurtaracağını
hayal ederim
medet umarım
ama akrepe mahkumdur
onun emrindedir
herkes gibi o da
bodur şişko ve kellere çalışır
kanatsız böcekler
böcekler çok
böcekler çok
işte efkar budur
.
kıpkırmızı yanaklar
boşuna demedik
demir kafes
kahveci Nusret gücenmesin
yapıştır bi cıgara
cennet olsun
sabahtan beri yakalayamadığın
o uzun bacaklı böcek
yanında birde sinek
hatun değildir
olmasa da dalarsın uzun bacaklara
diz üstü eteğine
yürüyüşü
endamı
vurur seni
ağır ağır
yavaştan
usulca
kanatsız uçuşu uyandırır
bir kadın büker dudağını
memeleri gömleğini zorlar
ön sırada oturan Derya
eteğini sıyırır
külotunu sergiler
ve bacaklarını
ve kalçalarını
ve gözlerini
ve gerçektende deryadır
açarım musluğu
tik tak akar
ve gider
maviden siyaha
siyahtan sarıya
gibi
yelkovan uzun ince bi genç
akrepse bodur şişko ve kel
o şişko jilet atar
kanatır
durmaz
yelkovanın gelip beni kurtaracağını
hayal ederim
medet umarım
ama akrepe mahkumdur
onun emrindedir
herkes gibi o da
bodur şişko ve kellere çalışır
kanatsız böcekler
böcekler çok
böcekler çok
işte efkar budur
.
Enrico | Ağır Cumartesi
.
"Kalecilik yapabiliyon mu?" dedi.
"Süper" dedim. "Yaparım."
"Geç kaleye" dedi.
Geçtim.
İlk şarhoşluğumu yaşıyordum. Güzeldi. Beş adımlık kaleye sığmıyordum. Küfürler, bağırmalar, hırıltılar enfesti. Gözlerimi kapayıp toptan çıkan sesleri dinledim. Bulutlara yükselmek gibiydi ve bulutlar pamuk gibi değildi... Elini boşluğa salmak gibiydi ve boşluğu tutmak kolay değildi… Gördüğüm bulut gerçek gibiydi, ve üzerine atlıyordum…
Kafamda patlayan tokatla açtım gözlerimi. Açar açmaz bir tanede enseme patlattı.
"Aferin lan" dedi.
Evet top ellerimdeydi. Kurtarmıştım.
"Adın neydi lan senin" dedi.
"Muhammed" dedim.
Maç hemen hemen böyle geçti. 10'da devre 20'de bitiyordu. Topu topu 6 gol yemiştim. Harbiden iyi kıvırıyordum bu işi. Maçtan sonra camiye gidip şişmiş dalaklara su vurduk. Kafaları yıkayıp geri döndük mahalleye.
"Muhammed" dedi.
"Efendim" dedim.
"Senin göbek adın falan yok mu lan" dedi.
Kafamı sağa sola sallayıp,
"Yok" dedim.
Atatürkün Kemal hikayesiyle karşı karşıya olduğumu düşündüm. Acaba ne isim koyacaktı bana.
"Hay amına koyayım ya" dedi, "nasıl küfredicez olum şimdi sana, peygamber ismine küfredilmez."
"Haklısın abi" dedim.
İşte sonra "Mami" geldi ardından. Haklısın dedikten bi kaç hafta sonra herkes Mami der olmuştu. O zamanlar fena değildi. Küçük olduğumdan yada dikkate alınmanın verdiği hazdan güzel olduğunu düşünüyordum. Şimdi bakıyorum da. Mami.. Mami.. Mami.. Klasik bi kısaltma ve hiçbir zeka parıltısı taşımıyor. Hem de biraz ibnemsi geliyor kulağa. Zaten bu Mami en son "göt mami" oldu. Neden oldu hatırlamıyorum ama, adımız göt Mami kaldı.
En yakın arkadaşım Enrico. Enrico da babasının kendisine yakıştırdığı ismi kullanmıyordu ama yeni ismini o kendisi seçmişti. Benimki gibi üstüne tükürülmemişti. Liseden arkadaştık, o zamanlar matbaacılar köprüde beraber bali çekerdik. Güzeldi o günler. Şimdikinden daha çok sikişiyor, daha çok gülüyor, daha çok kafalar kıyak dolanıyorduk. O zamanlar her şey daha az parayla yapılıyordu. Şimdi gülmek, sikişmek, güzel olmak için çok şey gerekiyor.
Enrico'yla uzun süredir dosttuk. Aynı okulda, aynı mahallede, aynı tribünde. aynı halisülasyondaydık. Bi bokun içinde koyun koyuna yuvarlanıyorduk. Özel okula giden çocuklardık. Aylık 200 liradan, haftada 20 saat din eğitimi veren okullardı. Bağcılarda oturuyorduk. Okulda Bağcılardaydı. Göztepe'nin çocukları her hafta, biz kolej çocuklarını dövmek, soymak için okul çıkışına geliyorlardı. Dövüyorlardı da, kalabalıktı orospu çocukları. Yuvarlandığımız bokun o kadarda pahalı olmadığını anlatamadık bi türlü. Bu döngüden çıkışı türk-islam sentezinde bulduk. İlçe ocağına girdik. Arkamızı sağlama alıp, okula 40-50 kişiyle gelerek yaptığımız gövde gösterilerinden sonra dayak yemeyi bıraktık.
Hızlı koşturuyorduk Enrico'yla. 16 yaşındaydık ve önünde önümüzü inikleyip yere bakarak konuştuğumuz reislerimiz vardı. Ve bizimde, bize reis diyen, önümüzde önünü inikleyip yere bakarak konuşan bizden büyük lise çocukları vardı. Daha onaltıydık ve dava adamlarıydık, nizamı alem diye bi davanın neferleriydik, ağır ağır yürüyor, ağır ağır konuşuyorduk. Ortaokullara, liselere reis atıyorduk. Reis dayak yiyince de, ciddi ciddi oturup akşamdan plan yapıyor, sopa, döner, satır ne bulursak toplayıp sabahleyin erkenden mevzunun olduğu okulun önüne gidiyor, işimizi halledip tekbirlerle ocağa dönüyorduk. Dediğim gibi 16 yaşındaydık. Etimize bıçak değiyor, etlere bıçak saplıyorduk. Bize en çok koyan, yaralarımızı göstererek hava atamıyor oluşumuzdu. Yaralar, delikler, dikişler sırtımızda değildi. Göğsümüzde veya karnımızda da değildi. Delikler baldırlarımızda, kıçlarımızdaydı. Gururla açıp gösteremiyorduk.. Belki sadece çok yakınlarımıza.
Çabuk toparladık ama. Belkide sıkıldık, emin değilim. Okula gelmemiz istenmiyordu. "Eyvallah müdür" dedik. Arkada kalanlara bi ayar verip ayrıldık. Sonrası hayatımızın en mutlu günleriydi, sadece uyuyarak tonlarca gün geçirdik.
Bi keresinde Enrico evden kaçtı. Bensiz. O zaman çok bozulmuştum ama haklıydı. Yalnızlık, canın çektiği bişeydi. Geri döndüğünde uzun süre görüşmedik. Ama sonra gene barıştık. Nede olsa aynı halisülasyondaydık. Zaten bi kaç defa daha yaptı aynısını. Kaçtı. Döndü. Kaçtı. Döndü. Kaçtı. Döndü. Neyden kaçtığını hiç sormadım. Dilediğimiz kadar uyumaya bişeylerin müsaade etmediği günler gelip çatınca, çalışmaya başladık. Beraber bi kaç işe girip çıktık, kuyumcu imalathanesinde, markette, beyaz eşyacıda falan birlikteydik.. En garibi, sabahtan akşama kadar, kamyonla gelen odunları bi ilacın içine sokup çıkardığımız mobilya işiydi. Sonra Enrico babasının yanına gitti, muhasebeye, satışa, çaya, yükleme-boşaltmaya bakıyordu. Diğer işler gibi boktandı anlıyacağın. Hiç söylemedi ama galiba üniversite falan için kastırıyodu.
Enrico'yla yollar ayrılınca bende kendime başka bi iş buldum. Güngören sanayide bi plastikçi işiydi. Her sikik iş gibi sekizde dükkanda oluyorduk. Eğer o gün akşamcılar çalışmadıysa, mal bozuk çıkmasın diye yarım saat, bi saat makinaların ısınmasını bekliyorduk. Eğer mesai yapıldıysa, önce akşamcılarla sağlam bi kahvaltı yapıyor, ardından bi sıgara patlatıyor, sonra da herkes dünden veya akşamdan kalma işe göre enjeksiyon makinalarının başına geçip 11 saatlik maratonuna başlıyordu…
Büro koltuklarına somun, klozet için plastik vida, lazımlıkların plastik şeritlerini falan yapıyorduk.. Pek fiziksel güç gerektiren bi iş değildi, iki parça büyük çelik var, birini bi tarafa, diğerini tam karşısına takıyoruz, ortasında delik olan çeliği de, erimiş plastik akan uca takıyorsun. Ağızları kapanınca bu çelikler birleşiyor, delikten de sıcak eriyik plastik akıp dolduruyor içini. İki ağzı tekrar açınca da plastik vida düşüyor aşşağı… Bu kadar.
Çalıştığın zaman hayat, bitsinde kurtulsak haline geldiğinden, Enrico'yla çok az görüşür olduk. Yan yana apartmanlarda otursakta, ne ben, ne de o, akşam işten döndükten sonra dışarı çıkmıyorduk... Cumartesileri tam gün çalıştığımız için, akşamdan buluşup takılmaya karar verdik. Her zamanki gibi sabah erkenden kalkıp durağa indim. Otobüs yine tıklım tıklım geldi. Ortadakileri daha iyi sıkıştırabilmek için şöför arka kapıyı da açtı ve bizde oradan bindik. Sabahın 6.30'unda işe giderek alayımızın kafasına sıkılmış, üst üste yığılmıştık. Tüm günü işte geçirerek üzerimize kireç de dökülmüş olacak ve birinin üstümüze toprak atmasını yada ateşe vermesini bekleyecektik..
Parayı, uzatması için önümdeki bıyıklı adama uzattım. O da önündekine, o da önündekine, o da… İtfaiyenin orada en az 3-5 kişi inecekti ama sağımda solumda bi kaç kadın olduğundan muhtemelen oturamayacaktım. Ama bıyıklı adam affetmedi. Önündeki hatun kalkar kalkmaz kaptırmadı koltuğu. Oturur oturmazda cep telefonunu çıkardı. Hattını çıkarıp yerine yenisini taktı. Açtı.
Bir yeni mesaj.
Yes.
"Beni çok kırdın ama.." diye başlayan bi mesaj gelmişti. Pek anlamadım. Hemen ardından bi mesajda bıyıklı yazdı.
"Seni çok seviyorum.. Beni affettiğine inanamıyorum.. Buluşalım mı kocacım..?"
Kocacım mı?
Kocacım ne amına koyim!
Bu bıyıkları emen, başka bir bıyıklı daha mı?
"Yazıklar olsun o bıyıklara" deyip,
bi tokat patlatmadım adama.. Sadece hayal ettim.
Bu gördüğümü mutlaka Enrico'ya anlatmalıydım.
Bıyıklısına alışık değildim.
Şaşkındım.
Nerden bilebilirdim o zamanlar..
Tüm ibnelerin, bağlar sinamasındaki 5 liraya sakso çekenler gibi olduğunu sanıyordum.
Bağcılar çocuğuydum.
Burada ibnelere yer yoktu.
Halbuki dışarıda,
etraf onlarla doluydu.
2
Enricoyla buluştuğumda bi ağacın yanındaydı. Bali çekiyordu. Poşet ve tüp yerdeydi. Bıraktığını sanıyordum. Ama bi şey demedim. Kolundan çekip,
"Hadi gidelim" dedim.
Bana bi tokat attı.
"Mami" dedi. "Görmüyomusun.. Gelemiyorum.."
Ağaca zincirle bağlandığını düşünüyordu.
"Git buradan" dedi. "Sen git.. Sen git.. Ben gelirim.."
Gitmedim tabi ki.
"Sakin ol" dedim. "Elimdeki kerpeteni görüyomusun?"
Kerpetenin ağzını açıp kapıyormuş gibi yaptım.
"Şimdi zincirleri kesicem dostum. Merak etme."
"Yoo yoo" dedi.
"Sen git. Ben seni bulurum" dedi.
Zincirleri keserken çok zorlanıyormuş gibi yaptım. Dişlerimi sıkarak konuşuyordum.
"Dostum gerçektende bu zincirler çok kalın.. ama şimdi hallediyorum."
Çıt.. sesi çıkardım ağzımdan.
"Hah" dedim. "Koptu işte. Hadi gidelim."
Enrico boynuma sarılıp ağladı. Uzun uzun, hıçkıra hıçkıra ağladı. Yüzüyle omzuma abanmıştı, bebek pış pışlar gibi sırtını sıvazladım. Sıvazlarken onu rahatlatmak için bişey demedim. Burnunu omzuma sildiğini hissediyordum, bunun içinde bişey demedim.. Amına koduğumun çocuğuna hiç bişey demedim. 5-10 dakikaya toparlanacaktı.
Yüzünü omzumdan kaldırmadan konuştuğu için sesi boğuk, hıçkırdığı içinde kesik geliyordu.
"Rems" dedi
"Bu gün" dedi.
"Bana bi şiir okudu" dedi.
"Okuyim mi" dedi.
"Oku" dedim.
"Hatırlamıyorum" dedi.
"Boş ver o zaman" dedim.
"Dükkanda verdi, kağıtta yazıyo" dedi.
Kafasını omzumdan kaldırdı en sonunda. Burnunun ucu ve dudağının üstü parlak sulu sümükle kaplıydı. Cebinden kağıdı çıkarıp bana uzattı.
"Sen oku" dedi.
"Ama" dedi. "Sesli oku bende duyayım."
"Olur" dedim.
zar zor gözlerimi açıp masaya yöneldim.
her zaman masanın üzerinde duran
mavi kapaklı ajandamı açıp,
yirmisekizinci doğum günümden beri
düzenli olarak tuttuğum günlüğüme
son kez not düştüm: 31. 12. 2007.
zaman ne çabuk geçiyor.
bugün sessiz sedasız yirmidokuzuma girdim.
yirmidokuzuna girmek,
aynı yirmisekizine girmek gibi.
yirmidokuzunda ölmek ise,
tahminimce aynı otuzunda ölmek gibidir.
dünyaya veda ederken aklımda yalnızca sikemediğim götler var...
"Çok güzelmiş gerçekten" dedim.
Enrico tekrar ağlamaya başladı. Bu sefer daha kuru, daha sesiz, daha sümüksüz, daha içtendi.
"Hadi gel bişeyler içelim, toparlanırsın" dedim.
Koluna girip, tek özelliği trafiğe kapalı oluşu olan yolda bi iki tur in-çık yaptık. Her yer hatun kaynıyordu. 15-16 yaşında sübyanlar dolanıyordu. Nefis şeylerdi. 15 yaşında olduklarını ancak gözlerinden anlayabiliyordum.
Yavaş yavaş kendine gelmişti Enrico. Kaç para var? ne yapalım? eve mi dönsek? muhabbeti yaparken. Karakolun orda, Edebiyat Koop. diye bir yer gördük. Kapıda, girişteki duvarlarda ne adını, nede yüzlerini daha önce görmediğimiz onlarca şair, yazar posteri asılıydı. Söyleşiler için geliyorlarmış. Akşam 10.30'da.. Enrico cebinden telefonunu çıkarıp saatine baktı,
"Yarım saat var, bakalım bi" dedi.
"Siktir et dedim. Gidip üç beş sübyan götü daha görelim, bundan iyidir."
Enrico posterlere bakarak,
"Sus sikerim" dedi.
Çıktık yukarı. Mekana girdik. Taburede bir orospu oturuyordu. 35 yaşlarında, siyah saçlı, abartılı makyajlı ve avuç avuç etti. Bir çok orospu gibiydi. Bu öykünün sonunda onu haklamış olucaktım.. Pek kalabalık sayılmazdı. Çoğunluğu yaşlılardan oluşan bir kalabalık. Önlerindeki masalar şaraplar, rakılar, biralar, kuruyemişlerle doluydu. Hepsinin parmaklarının arasında yanan bir sıgara vardı. Alkol kokusu ve sıgara dumanı yaşlı kokusuna karışmıştı ve bu muhteşemdi..
Adının Ayhan olduğunu sonradan öğrendiğimiz gözlüklü mal bir tip ilgileniyordu masalarla. Bi kağıt falan doldurmuyor, hatta kimseye sormuyordu boşları doldururken. Bizi görünce,
"Gençler arkada temiz bardaklar var" dedi. "Kendinize alın, bi kaç tanede fazladan getirin."
Ben kaç para diye atılmadan önce Enrico kolumu sıkıp yerimden kaldırdı. Beraber arka tarafa geçtik. Adamın arka dediği yer tam bi cephanelikti doğrusu… Her şey vardı ve her şey kasa kasa vardı… Bardakları bulup, üçer beşer tane alıp geri döndük.
Yaşlılar önce geğiriyor, sonra sigaralarından bir nefes çekiyor ve kokuyu dumana karıştırıp odaya salıyorlardı.. Bu enfes kokuyu ciğerlerime doldururken, Enrico ikinci bardağı dipliyordu. Yüzünde bi şeyden tiksiniyormuş ifadesi vardı.
"Neyin var dedim fazlamı sulu."
Yüzüme bi süre bakıp, bi şey demeden tekrar çevirdi.. Ben sorumu tekrar sorunca,
"Siktiğimin kokusunu almıyomusun amcık" dedi.
O an anladım ki, Enrico yaşlılardan pek hoşlanmamıştı.
"Ne zaman başlıycakmış" dedim.
"Bilmiyorum, çoktan başlaması gerekti."
"Ne hakkında konuşucakmış."
"Sikicem ama Mami" dedi. "Beraber gelmedikmi amına koyim. Senin kadar biliyorum bende."
"Şu gözlüklü garsona sormamı istermisin" dedim.
Arzu edişim yumuşatmıştı bizim piç Enricoyu.
"Olabilir" dedi. "Git sor bakalım ne zaman başlıyormuş."
Başımla eyvallah işareti yapıp, ayağa kalktım. Kolumdan tutup aşşa doğru çekti.
"Bide sor bakalım ne kadarmış bardağı…"
Ben bişey demedim. Sadece sen o işi bana bırak dercesine sol gözümü kırptım.
"Meraba abi" dedim.
"Ya birader, şu arkadan 3-5 bardak daha getirsene" dedi.
Gerçekten sinirlendim.
"Abi ayıp oluyo ama, bizde müşteriyiz, bizde para veriyoruz amına koyim. Ben niye bardakları getiriyorum."
Dönüp yüzüme baktı bi süre;
"O kadar içiyosunuz beleşe, bi el at diyince bozuluyosunuz be.. ayıp be.. ayıp be.."
"Nasıl beleşe?"
"Nasıl insanlar var anasını satayım… Sanki incileri dökülecek beyfendinin… Yardım etseler ölürler sanki."
Ayhan denilen bu gözlüklü tip ilkokul çocuğu gibi söyleniyordu.
"Abi bedava dediğin ne?"
Bakmıyordu ibne bana. Cevapta vermiyor.
"Biralar bedava mı abi.. İlkimi bedava abi.. Kaç tane içebiliyoz abi.. Yemişler mi bedava abi.. Abi sana diyom.. Abi istersen bardakları getiriyim bak.. He?.. Abi getiriyim mi? Valla bak.. Hemen getiriyorum."
"Sus bi lan" dedi. "Çekil kenara ayak altında dolaşma."
"Emrin olur abi.. Şimdi içtiklerim…."
"Ya koçum, sus artık. Ne içersen iç. Söyleşi bitene kadar yediğin, içtiğin bedava.
Enrico'ya anlattım.
"Kelimenin tam anlamıyla koyduk." dedi. "Bi tane daha getir."
Gerçektende bedavaydı. İçtik.. Çok içtik. Şair geldi, konuştu. Biz sesizce içtik. Sonra dağıldık. Her hafta sonu gelir olduk Koop'a. Yaşlı moruklar anlattı, biz içtik. Onlar alkışladı, biz içtik. Şiirler okundu, biz yine içtik. Tabiki bi yerde son bulmalıydı bu.. Bu hafta, bu hafta derken. Bi hafta kapıdan çevrildik. Hafta sonları hariç hiç uğramadığımız, edebiyatla alakamızın olmadığı söylendi. Fırsatçılar ve şerefsizler de dediler. Orospu çocukları diye bağırırlarken taburedeki orospuyla göz göze geldim. Gülümsedi. Anlaşılan kehanetim tutmayacaktı. Bende ona gülümsedim.
Durağa doğru yürürken otuzbeşlik orospuyu düşünüyordum. Enrico ise Manchester-Galatasaray maçından bahsediyordu. Nasıl yenmişti ama Galatasaray. Maçı Ümit Aktan anlatmış ve maçın bitişinde "kelimenin tam anlamıyla koyduk" demişti.. O zaman çok gülmüştü Enrico..
"İşte bizim vaziyette öyle oldu moruk" dedi. "Kelimenin tam anlamıyla sıçtık."
"Boşver dostum" dedim. "Sen bide bana bak.. Öykü bitmek üzere ve ben taburedeki orospuyu hala sikemedim."
Pek gülmedi. Otobüsteki bıyıklı ibneyi anlattım. Ona epey güldü.
.
"Kalecilik yapabiliyon mu?" dedi.
"Süper" dedim. "Yaparım."
"Geç kaleye" dedi.
Geçtim.
İlk şarhoşluğumu yaşıyordum. Güzeldi. Beş adımlık kaleye sığmıyordum. Küfürler, bağırmalar, hırıltılar enfesti. Gözlerimi kapayıp toptan çıkan sesleri dinledim. Bulutlara yükselmek gibiydi ve bulutlar pamuk gibi değildi... Elini boşluğa salmak gibiydi ve boşluğu tutmak kolay değildi… Gördüğüm bulut gerçek gibiydi, ve üzerine atlıyordum…
Kafamda patlayan tokatla açtım gözlerimi. Açar açmaz bir tanede enseme patlattı.
"Aferin lan" dedi.
Evet top ellerimdeydi. Kurtarmıştım.
"Adın neydi lan senin" dedi.
"Muhammed" dedim.
Maç hemen hemen böyle geçti. 10'da devre 20'de bitiyordu. Topu topu 6 gol yemiştim. Harbiden iyi kıvırıyordum bu işi. Maçtan sonra camiye gidip şişmiş dalaklara su vurduk. Kafaları yıkayıp geri döndük mahalleye.
"Muhammed" dedi.
"Efendim" dedim.
"Senin göbek adın falan yok mu lan" dedi.
Kafamı sağa sola sallayıp,
"Yok" dedim.
Atatürkün Kemal hikayesiyle karşı karşıya olduğumu düşündüm. Acaba ne isim koyacaktı bana.
"Hay amına koyayım ya" dedi, "nasıl küfredicez olum şimdi sana, peygamber ismine küfredilmez."
"Haklısın abi" dedim.
İşte sonra "Mami" geldi ardından. Haklısın dedikten bi kaç hafta sonra herkes Mami der olmuştu. O zamanlar fena değildi. Küçük olduğumdan yada dikkate alınmanın verdiği hazdan güzel olduğunu düşünüyordum. Şimdi bakıyorum da. Mami.. Mami.. Mami.. Klasik bi kısaltma ve hiçbir zeka parıltısı taşımıyor. Hem de biraz ibnemsi geliyor kulağa. Zaten bu Mami en son "göt mami" oldu. Neden oldu hatırlamıyorum ama, adımız göt Mami kaldı.
En yakın arkadaşım Enrico. Enrico da babasının kendisine yakıştırdığı ismi kullanmıyordu ama yeni ismini o kendisi seçmişti. Benimki gibi üstüne tükürülmemişti. Liseden arkadaştık, o zamanlar matbaacılar köprüde beraber bali çekerdik. Güzeldi o günler. Şimdikinden daha çok sikişiyor, daha çok gülüyor, daha çok kafalar kıyak dolanıyorduk. O zamanlar her şey daha az parayla yapılıyordu. Şimdi gülmek, sikişmek, güzel olmak için çok şey gerekiyor.
Enrico'yla uzun süredir dosttuk. Aynı okulda, aynı mahallede, aynı tribünde. aynı halisülasyondaydık. Bi bokun içinde koyun koyuna yuvarlanıyorduk. Özel okula giden çocuklardık. Aylık 200 liradan, haftada 20 saat din eğitimi veren okullardı. Bağcılarda oturuyorduk. Okulda Bağcılardaydı. Göztepe'nin çocukları her hafta, biz kolej çocuklarını dövmek, soymak için okul çıkışına geliyorlardı. Dövüyorlardı da, kalabalıktı orospu çocukları. Yuvarlandığımız bokun o kadarda pahalı olmadığını anlatamadık bi türlü. Bu döngüden çıkışı türk-islam sentezinde bulduk. İlçe ocağına girdik. Arkamızı sağlama alıp, okula 40-50 kişiyle gelerek yaptığımız gövde gösterilerinden sonra dayak yemeyi bıraktık.
Hızlı koşturuyorduk Enrico'yla. 16 yaşındaydık ve önünde önümüzü inikleyip yere bakarak konuştuğumuz reislerimiz vardı. Ve bizimde, bize reis diyen, önümüzde önünü inikleyip yere bakarak konuşan bizden büyük lise çocukları vardı. Daha onaltıydık ve dava adamlarıydık, nizamı alem diye bi davanın neferleriydik, ağır ağır yürüyor, ağır ağır konuşuyorduk. Ortaokullara, liselere reis atıyorduk. Reis dayak yiyince de, ciddi ciddi oturup akşamdan plan yapıyor, sopa, döner, satır ne bulursak toplayıp sabahleyin erkenden mevzunun olduğu okulun önüne gidiyor, işimizi halledip tekbirlerle ocağa dönüyorduk. Dediğim gibi 16 yaşındaydık. Etimize bıçak değiyor, etlere bıçak saplıyorduk. Bize en çok koyan, yaralarımızı göstererek hava atamıyor oluşumuzdu. Yaralar, delikler, dikişler sırtımızda değildi. Göğsümüzde veya karnımızda da değildi. Delikler baldırlarımızda, kıçlarımızdaydı. Gururla açıp gösteremiyorduk.. Belki sadece çok yakınlarımıza.
Çabuk toparladık ama. Belkide sıkıldık, emin değilim. Okula gelmemiz istenmiyordu. "Eyvallah müdür" dedik. Arkada kalanlara bi ayar verip ayrıldık. Sonrası hayatımızın en mutlu günleriydi, sadece uyuyarak tonlarca gün geçirdik.
Bi keresinde Enrico evden kaçtı. Bensiz. O zaman çok bozulmuştum ama haklıydı. Yalnızlık, canın çektiği bişeydi. Geri döndüğünde uzun süre görüşmedik. Ama sonra gene barıştık. Nede olsa aynı halisülasyondaydık. Zaten bi kaç defa daha yaptı aynısını. Kaçtı. Döndü. Kaçtı. Döndü. Kaçtı. Döndü. Neyden kaçtığını hiç sormadım. Dilediğimiz kadar uyumaya bişeylerin müsaade etmediği günler gelip çatınca, çalışmaya başladık. Beraber bi kaç işe girip çıktık, kuyumcu imalathanesinde, markette, beyaz eşyacıda falan birlikteydik.. En garibi, sabahtan akşama kadar, kamyonla gelen odunları bi ilacın içine sokup çıkardığımız mobilya işiydi. Sonra Enrico babasının yanına gitti, muhasebeye, satışa, çaya, yükleme-boşaltmaya bakıyordu. Diğer işler gibi boktandı anlıyacağın. Hiç söylemedi ama galiba üniversite falan için kastırıyodu.
Enrico'yla yollar ayrılınca bende kendime başka bi iş buldum. Güngören sanayide bi plastikçi işiydi. Her sikik iş gibi sekizde dükkanda oluyorduk. Eğer o gün akşamcılar çalışmadıysa, mal bozuk çıkmasın diye yarım saat, bi saat makinaların ısınmasını bekliyorduk. Eğer mesai yapıldıysa, önce akşamcılarla sağlam bi kahvaltı yapıyor, ardından bi sıgara patlatıyor, sonra da herkes dünden veya akşamdan kalma işe göre enjeksiyon makinalarının başına geçip 11 saatlik maratonuna başlıyordu…
Büro koltuklarına somun, klozet için plastik vida, lazımlıkların plastik şeritlerini falan yapıyorduk.. Pek fiziksel güç gerektiren bi iş değildi, iki parça büyük çelik var, birini bi tarafa, diğerini tam karşısına takıyoruz, ortasında delik olan çeliği de, erimiş plastik akan uca takıyorsun. Ağızları kapanınca bu çelikler birleşiyor, delikten de sıcak eriyik plastik akıp dolduruyor içini. İki ağzı tekrar açınca da plastik vida düşüyor aşşağı… Bu kadar.
Çalıştığın zaman hayat, bitsinde kurtulsak haline geldiğinden, Enrico'yla çok az görüşür olduk. Yan yana apartmanlarda otursakta, ne ben, ne de o, akşam işten döndükten sonra dışarı çıkmıyorduk... Cumartesileri tam gün çalıştığımız için, akşamdan buluşup takılmaya karar verdik. Her zamanki gibi sabah erkenden kalkıp durağa indim. Otobüs yine tıklım tıklım geldi. Ortadakileri daha iyi sıkıştırabilmek için şöför arka kapıyı da açtı ve bizde oradan bindik. Sabahın 6.30'unda işe giderek alayımızın kafasına sıkılmış, üst üste yığılmıştık. Tüm günü işte geçirerek üzerimize kireç de dökülmüş olacak ve birinin üstümüze toprak atmasını yada ateşe vermesini bekleyecektik..
Parayı, uzatması için önümdeki bıyıklı adama uzattım. O da önündekine, o da önündekine, o da… İtfaiyenin orada en az 3-5 kişi inecekti ama sağımda solumda bi kaç kadın olduğundan muhtemelen oturamayacaktım. Ama bıyıklı adam affetmedi. Önündeki hatun kalkar kalkmaz kaptırmadı koltuğu. Oturur oturmazda cep telefonunu çıkardı. Hattını çıkarıp yerine yenisini taktı. Açtı.
Bir yeni mesaj.
Yes.
"Beni çok kırdın ama.." diye başlayan bi mesaj gelmişti. Pek anlamadım. Hemen ardından bi mesajda bıyıklı yazdı.
"Seni çok seviyorum.. Beni affettiğine inanamıyorum.. Buluşalım mı kocacım..?"
Kocacım mı?
Kocacım ne amına koyim!
Bu bıyıkları emen, başka bir bıyıklı daha mı?
"Yazıklar olsun o bıyıklara" deyip,
bi tokat patlatmadım adama.. Sadece hayal ettim.
Bu gördüğümü mutlaka Enrico'ya anlatmalıydım.
Bıyıklısına alışık değildim.
Şaşkındım.
Nerden bilebilirdim o zamanlar..
Tüm ibnelerin, bağlar sinamasındaki 5 liraya sakso çekenler gibi olduğunu sanıyordum.
Bağcılar çocuğuydum.
Burada ibnelere yer yoktu.
Halbuki dışarıda,
etraf onlarla doluydu.
2
Enricoyla buluştuğumda bi ağacın yanındaydı. Bali çekiyordu. Poşet ve tüp yerdeydi. Bıraktığını sanıyordum. Ama bi şey demedim. Kolundan çekip,
"Hadi gidelim" dedim.
Bana bi tokat attı.
"Mami" dedi. "Görmüyomusun.. Gelemiyorum.."
Ağaca zincirle bağlandığını düşünüyordu.
"Git buradan" dedi. "Sen git.. Sen git.. Ben gelirim.."
Gitmedim tabi ki.
"Sakin ol" dedim. "Elimdeki kerpeteni görüyomusun?"
Kerpetenin ağzını açıp kapıyormuş gibi yaptım.
"Şimdi zincirleri kesicem dostum. Merak etme."
"Yoo yoo" dedi.
"Sen git. Ben seni bulurum" dedi.
Zincirleri keserken çok zorlanıyormuş gibi yaptım. Dişlerimi sıkarak konuşuyordum.
"Dostum gerçektende bu zincirler çok kalın.. ama şimdi hallediyorum."
Çıt.. sesi çıkardım ağzımdan.
"Hah" dedim. "Koptu işte. Hadi gidelim."
Enrico boynuma sarılıp ağladı. Uzun uzun, hıçkıra hıçkıra ağladı. Yüzüyle omzuma abanmıştı, bebek pış pışlar gibi sırtını sıvazladım. Sıvazlarken onu rahatlatmak için bişey demedim. Burnunu omzuma sildiğini hissediyordum, bunun içinde bişey demedim.. Amına koduğumun çocuğuna hiç bişey demedim. 5-10 dakikaya toparlanacaktı.
Yüzünü omzumdan kaldırmadan konuştuğu için sesi boğuk, hıçkırdığı içinde kesik geliyordu.
"Rems" dedi
"Bu gün" dedi.
"Bana bi şiir okudu" dedi.
"Okuyim mi" dedi.
"Oku" dedim.
"Hatırlamıyorum" dedi.
"Boş ver o zaman" dedim.
"Dükkanda verdi, kağıtta yazıyo" dedi.
Kafasını omzumdan kaldırdı en sonunda. Burnunun ucu ve dudağının üstü parlak sulu sümükle kaplıydı. Cebinden kağıdı çıkarıp bana uzattı.
"Sen oku" dedi.
"Ama" dedi. "Sesli oku bende duyayım."
"Olur" dedim.
zar zor gözlerimi açıp masaya yöneldim.
her zaman masanın üzerinde duran
mavi kapaklı ajandamı açıp,
yirmisekizinci doğum günümden beri
düzenli olarak tuttuğum günlüğüme
son kez not düştüm: 31. 12. 2007.
zaman ne çabuk geçiyor.
bugün sessiz sedasız yirmidokuzuma girdim.
yirmidokuzuna girmek,
aynı yirmisekizine girmek gibi.
yirmidokuzunda ölmek ise,
tahminimce aynı otuzunda ölmek gibidir.
dünyaya veda ederken aklımda yalnızca sikemediğim götler var...
"Çok güzelmiş gerçekten" dedim.
Enrico tekrar ağlamaya başladı. Bu sefer daha kuru, daha sesiz, daha sümüksüz, daha içtendi.
"Hadi gel bişeyler içelim, toparlanırsın" dedim.
Koluna girip, tek özelliği trafiğe kapalı oluşu olan yolda bi iki tur in-çık yaptık. Her yer hatun kaynıyordu. 15-16 yaşında sübyanlar dolanıyordu. Nefis şeylerdi. 15 yaşında olduklarını ancak gözlerinden anlayabiliyordum.
Yavaş yavaş kendine gelmişti Enrico. Kaç para var? ne yapalım? eve mi dönsek? muhabbeti yaparken. Karakolun orda, Edebiyat Koop. diye bir yer gördük. Kapıda, girişteki duvarlarda ne adını, nede yüzlerini daha önce görmediğimiz onlarca şair, yazar posteri asılıydı. Söyleşiler için geliyorlarmış. Akşam 10.30'da.. Enrico cebinden telefonunu çıkarıp saatine baktı,
"Yarım saat var, bakalım bi" dedi.
"Siktir et dedim. Gidip üç beş sübyan götü daha görelim, bundan iyidir."
Enrico posterlere bakarak,
"Sus sikerim" dedi.
Çıktık yukarı. Mekana girdik. Taburede bir orospu oturuyordu. 35 yaşlarında, siyah saçlı, abartılı makyajlı ve avuç avuç etti. Bir çok orospu gibiydi. Bu öykünün sonunda onu haklamış olucaktım.. Pek kalabalık sayılmazdı. Çoğunluğu yaşlılardan oluşan bir kalabalık. Önlerindeki masalar şaraplar, rakılar, biralar, kuruyemişlerle doluydu. Hepsinin parmaklarının arasında yanan bir sıgara vardı. Alkol kokusu ve sıgara dumanı yaşlı kokusuna karışmıştı ve bu muhteşemdi..
Adının Ayhan olduğunu sonradan öğrendiğimiz gözlüklü mal bir tip ilgileniyordu masalarla. Bi kağıt falan doldurmuyor, hatta kimseye sormuyordu boşları doldururken. Bizi görünce,
"Gençler arkada temiz bardaklar var" dedi. "Kendinize alın, bi kaç tanede fazladan getirin."
Ben kaç para diye atılmadan önce Enrico kolumu sıkıp yerimden kaldırdı. Beraber arka tarafa geçtik. Adamın arka dediği yer tam bi cephanelikti doğrusu… Her şey vardı ve her şey kasa kasa vardı… Bardakları bulup, üçer beşer tane alıp geri döndük.
Yaşlılar önce geğiriyor, sonra sigaralarından bir nefes çekiyor ve kokuyu dumana karıştırıp odaya salıyorlardı.. Bu enfes kokuyu ciğerlerime doldururken, Enrico ikinci bardağı dipliyordu. Yüzünde bi şeyden tiksiniyormuş ifadesi vardı.
"Neyin var dedim fazlamı sulu."
Yüzüme bi süre bakıp, bi şey demeden tekrar çevirdi.. Ben sorumu tekrar sorunca,
"Siktiğimin kokusunu almıyomusun amcık" dedi.
O an anladım ki, Enrico yaşlılardan pek hoşlanmamıştı.
"Ne zaman başlıycakmış" dedim.
"Bilmiyorum, çoktan başlaması gerekti."
"Ne hakkında konuşucakmış."
"Sikicem ama Mami" dedi. "Beraber gelmedikmi amına koyim. Senin kadar biliyorum bende."
"Şu gözlüklü garsona sormamı istermisin" dedim.
Arzu edişim yumuşatmıştı bizim piç Enricoyu.
"Olabilir" dedi. "Git sor bakalım ne zaman başlıyormuş."
Başımla eyvallah işareti yapıp, ayağa kalktım. Kolumdan tutup aşşa doğru çekti.
"Bide sor bakalım ne kadarmış bardağı…"
Ben bişey demedim. Sadece sen o işi bana bırak dercesine sol gözümü kırptım.
"Meraba abi" dedim.
"Ya birader, şu arkadan 3-5 bardak daha getirsene" dedi.
Gerçekten sinirlendim.
"Abi ayıp oluyo ama, bizde müşteriyiz, bizde para veriyoruz amına koyim. Ben niye bardakları getiriyorum."
Dönüp yüzüme baktı bi süre;
"O kadar içiyosunuz beleşe, bi el at diyince bozuluyosunuz be.. ayıp be.. ayıp be.."
"Nasıl beleşe?"
"Nasıl insanlar var anasını satayım… Sanki incileri dökülecek beyfendinin… Yardım etseler ölürler sanki."
Ayhan denilen bu gözlüklü tip ilkokul çocuğu gibi söyleniyordu.
"Abi bedava dediğin ne?"
Bakmıyordu ibne bana. Cevapta vermiyor.
"Biralar bedava mı abi.. İlkimi bedava abi.. Kaç tane içebiliyoz abi.. Yemişler mi bedava abi.. Abi sana diyom.. Abi istersen bardakları getiriyim bak.. He?.. Abi getiriyim mi? Valla bak.. Hemen getiriyorum."
"Sus bi lan" dedi. "Çekil kenara ayak altında dolaşma."
"Emrin olur abi.. Şimdi içtiklerim…."
"Ya koçum, sus artık. Ne içersen iç. Söyleşi bitene kadar yediğin, içtiğin bedava.
Enrico'ya anlattım.
"Kelimenin tam anlamıyla koyduk." dedi. "Bi tane daha getir."
Gerçektende bedavaydı. İçtik.. Çok içtik. Şair geldi, konuştu. Biz sesizce içtik. Sonra dağıldık. Her hafta sonu gelir olduk Koop'a. Yaşlı moruklar anlattı, biz içtik. Onlar alkışladı, biz içtik. Şiirler okundu, biz yine içtik. Tabiki bi yerde son bulmalıydı bu.. Bu hafta, bu hafta derken. Bi hafta kapıdan çevrildik. Hafta sonları hariç hiç uğramadığımız, edebiyatla alakamızın olmadığı söylendi. Fırsatçılar ve şerefsizler de dediler. Orospu çocukları diye bağırırlarken taburedeki orospuyla göz göze geldim. Gülümsedi. Anlaşılan kehanetim tutmayacaktı. Bende ona gülümsedim.
Durağa doğru yürürken otuzbeşlik orospuyu düşünüyordum. Enrico ise Manchester-Galatasaray maçından bahsediyordu. Nasıl yenmişti ama Galatasaray. Maçı Ümit Aktan anlatmış ve maçın bitişinde "kelimenin tam anlamıyla koyduk" demişti.. O zaman çok gülmüştü Enrico..
"İşte bizim vaziyette öyle oldu moruk" dedi. "Kelimenin tam anlamıyla sıçtık."
"Boşver dostum" dedim. "Sen bide bana bak.. Öykü bitmek üzere ve ben taburedeki orospuyu hala sikemedim."
Pek gülmedi. Otobüsteki bıyıklı ibneyi anlattım. Ona epey güldü.
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)