eduardo galeano


"Futbol Tanrı'ya ne yönüyle benzer? Bir çok insanın ona inanmasıyla ve entelektüellerin ona kuşkuyla yaklaşmasıyla"
.

Yırtılana Kadar Zorla

.
bazen sırf çalışmak istemediğin için
uyuşuk, tembel yahut işe yaramaz biri oluyorsun
hatta kimi zaman daha da ileri giderek
ahlaksız bile denebiliyor.
ne kadar fazla saat çalışıyorsan
o kadar ahlaklı olabiliyorsun.

yok eğer çok fazla saat çalışıp
çok az bir para alıyorsan
bu seferde fazla kazanmak için
yeterince şey yapmadığın söyleniyor
ve yine ahlaksız olabiliyorsun.

diyelim ki,
ağır bir iş yapıyorsun..
işte o zamanda sana acıdıkları oluyor.
ama sana acımalarına
neden olacak kadar
çöken omuzlarından
boş bakışlarından
onca saat ve yükten
kurtulmaya çalıştığında ise
sana dönük acıyan bakışlar
kaybolup
dayanıksız bir ahlaksız olduğunu
düşünen bakışlar geri dönüyor.

AHLAKSIZ!

tekrar tekrar vurguluyorum
çünkü bi bağ kuramıyorum.


küçük yada büyük
güzel yada çirkin hayallerin varsa
bunları gerçekleştirmek için
neden bişeyler yapmadığını
merak ediyor,
bi işte çalışıyor olsan dahi
bunun yeterli olmadığına inanıyorlar
ve seninde inanmanı istiyorlar.
ilerde ne olacak diye defalarca soruyorlar.
bişeyler söylemeye çalıştığın zaman ise
nasıl bu kadar rahat olabildiğini soruyorlar.
bıkmadan, usanmadan soruyorlar.
kendilerinden örnek veriyorlar.
işten arta kalan zamanlarında
ne yapman gerektiğine dair
sana yol gösteriyorlar.

.geceleri benzincide çalışabilirsin koçum.


hayalleri gerçekleştirebilmek için
çok çalışılması
ve elinden gelen her şeyin yapılması
gerektiğini söylüyorlar.
bişeyleri gerçekleştirebilmek için
günde 20 saat çalışmak yerine
hayal etmeye devam etmeyi
tercih edebileceğini
hayal bile edemiyorlar.
konuyu kapamaya çalışıyorsun,
her defasından eyvallah çekiyorsun ama
sana ne yapman gerektiğini
tarif eden insanlar
senden istedikleri hiçbir şeyi
kendileri yapmadıkları için
ve daha da kötüsü
yapabileceklerini düşündükleri için,
rahat geçmesini hayal ettiği
yıllar için
o yılların iki katı yıllar
ek iş olarak
cami önünde battaniye satan baban
araya girene kadar
göğüslerini kabartarak
konuşmaya devam ediyorlar.

onlardan farklı bi şeylerden bahsetmese de
en azından yapabildiğini yap dediği için
peder beyin söyledikleri
kulağa daha inandırıcı geliyor
ister istemez.
.

che guevara


“Futbol sadece basit bir oyun değildir, futbol devrimin silahıdır.”
.

Hayat Sanıldığından Daha Bi Şey

.
insanlar sabah kalkıyor
hayattaki yeni günlerine
ana avrat küfrederek başlıyorlardı.
üst katlarındaki Sevda karısı
onlar çıkarken
yeni işten dönüyordu.

sevdiği insanlara
hastalık taşıdığını
söylemenin
huzuru sallanıyordu
memelerinde.

börekçinin eti kokuyor
dönerci tavuk yerine martı kullanıyor
analar kızlarına godoşluk yapıyor
kocalar karşı kaldırımda
karılarına müşteri bekliyordu.

yazacak bir
kısa öykü konusu düşünürken
önündeki kareli kağıda
elindeki
dandik,
promosyon
kalemiyle
bi şeyler yazan adam
abartmadığını düşünüyordu.

etraf
evet, karımı pazarlıyorum ne olmuş
evet, ben vurdum
evet, vurduktan sonra tecavüzde ettim
evet, ben çaldım
evet, para için
evet, evim var ama dilenmeyi seviyorum
evet, babamı, kardeşimi, annemi ben boğazladım
evet, cinnet geçirdim ve üç yaşındaki kızımı doğradım
diyen insanlarla doluydu.

ve geriye kalan diğer insanlar
her başlayan yeni güne
ana avrat küfredecek kadar
hayattan
nefret ediyorlardı.

ayrıca onüç haziran
sabah sekizde, Karaköy’de
siyah dişlerinin üstünde
yemek artığı kalmış olan yaşlı moruk,
keranenin yerini sorduğunda
kızını ziyarete mi
yoksa aldığı haftalığının keyfini çıkarmaya mı gittiğini
yine sadece kısa öyküsünü düşünen adam biliyordu..
.

Sıkkın

.
sıkıldım
çok sıkıldım
sıkıldım, çok sıkıldım derken
bu sıkıntıyı
bu kadar öküzce
anlattığım için
daha bi sıkıldım

sıkılınca
zor geldi devam etmek
için burkulmuşken
ne yapacağını şaşırmışken

penceresi olmayan bir odayı
griye boyayan adam
ne kadar sıkılmıştı

kim bilir?

kim bilir duvarlar kırmızı olsaydı
güneş gören küçük bir pencere olsaydı

zamanı dert etmezdi

Bir kadın
Bir şiir
Bir çıkış
Bir yol
Bir bok
Bulmak sanıldığı kadar kolay değil değil
Mi?

ama bir şekilde illaki bulurdu
delikler açılırdı
sıralar düşerdi
ışık vururdu
gözlerden deliğine
kağıtlar yanardı
dilime mürekkep bulaşırdı
fırlardı harfler
duman yaşartırdı gözlerimi
önceden
perdenin açıkta bıraktığı
aralıktan içeri sızan ışığın
önünde tozlar uçuştuğunda
derin bir nefesle içime çekerdim hepsini
odanın bi yerlerinde unutulmuş çorapların
kokusunu bastırmak için
bi sıgara ateşlerken
duman gevşetirdi kaslarımı
yada ruhumu
bu sayede
daha bi iştahla kaşırdım yarrağımı
kilotumun üzerinden
bazen de içinden.
.

johan cruyff.4


"İtalya’da bir kriz var mı, tam olarak bilmiyorum. Ancak en büyük sorunun seyirciyi stadyumlara çekmek olduğunu düşünüyorum. Barcelona’da herkes maça gitmekten mutlu, çünkü herkes maçtan zevk alacağını biliyor ama İtalya’da sadece sonuç önemli. Önemli olan şeyin oynanan oyun olması gerekiyor."
.

oleguer presas


"eğer anarşist, sosyal adaletsizliğe karşı mücadele eden kişi olarak tanımlanıyorsa; evet ben bir anarşistim."

. . .

Anarşistlerin başkenti olarak kabul edilebilecek Barcelona’da otonomcu gençler ile ev işgallerine katılıyor, evsizlerin, mültecilerin kimsesizlerin hakları için çatışmaktan geri durmuyor. 2003′te, Barcelona’nın Sabadell semtinde otonomcu gençlerin takıldığı gençlik lokaline polisin baskın yapması üzerine polisle çatışmış, gençlerle birlikte polise karşı koymuştu.
.

Hamza

.
Hamza diye bir çocuk varmış.
söylediklerine göre tam bir piskopatmış.
aslında köyünden ilk geldiği zamanlar böyle değilmiş.
sonradan sonradan sapıtmış.
iş aradığı günlerde, yüzüne çarpılan üçüncü kapıdan sonra
kendisini bu kahveye atarmış.
o zamanlar önüne atılanları yemekte tereddüt eden,
çekingen,
ürkek,
güvercinler gibiymiş.
kahvenin bir köşesine oturur,
sessiz sedasız,
kaçmak için tetikte bekleyerek,
etrafına bakınarak çayını içermiş…
yaşlı kahveci hala o halini unutamıyormuş.
“iki eliyle bardağı bir tutuşu vardı ki, sorma” diyormuş…

yaşlı kahvecide bu kötü işlere nasıl bulaştığını anlayamamış…
tam olarak her iyinin içindeki kötü değil de,
her meşrunun içindeki gayrimeşru çıkıvermiş ortaya.
ortaya çıkan içindeki piçiyle,
Hamza iş bulamadığı her gün
biraz daha hırçınlaşmış.
sabahlara kadar kahvelerde,
sokaklarda takılmaya başlamış.
cebinde tomar tomar parayla gelip,
kumar oynamaya başlayınca,
kahveci bunun bi işler çevirdiğini anlamış.
birkaç defada uyarmış ama nafile.
“sen karışma babalık” demiş…

kahveci köyüne geri göndermek için çok uğraşmış.
cebine para koymuş.
“çek git buralardan başına bir iş açmadan” demiş.
Hamza her seferinde “tamam” deyip parayı almış.
ama gitmemiş.
parasını geri isteyen kahveciyi de,
yanından ayırmadığı falçatasıyla tehdit etmiş.
dedik ya, eskisi gibi değilmiş artık.

kahveye kendisi gibi arkadaşlarıyla gelip,
hesap ödemeden kalkıyormuş.
her gün hırsızlık, gasp, kavga dövüş haberleri gelir olmuş.
hatta birkaç kerede bıçaklanmış.
zar zor yetiştirmişler hastaneye.
kahvede de huzur bırakmamış senin anlayacağın.

sonunda kahvehaneli bir olup
polise şikayet etmiş bunu.
polis almaya geldiğinde de bir sürü olay çıkmış,
camlar çerçeveler kırılmış.
bunu içeri atmışlar.
birkaç ay yatacakmış.
içerden haber göndermiş yaşlı kahveciye,
“çıkınca kahveni yakıcam, senide öldürücem” diye.

kahveciye,
“ya çıkınca gerçektende bir şey yaparsa sana”
diye soruyorlarmış
kahveci;
“dediğini yapar mı yapar” diyormuş.
“bende tası tarağı toplayıp köyüme yerleşmeye karar verdim…” diyormuş.
“kısmet" diyormuş.
.

Gırla İnsan Dolu

.
ağaç düşündüğümden de yüksekti
insanlar için
karıncalar benzetmesini yapmak
biraz abartılı olacaktı ama
yinede her zamankinden küçüklerdi diyebilirim.

ağacın altından
vızır vızır insan akıyordu.
amına koduğumun yığınları
sıcak soğuk demeden
sürekli bir yere gidip geliyordu.

altımdan
pis suratlı kağıt toplayıcıları geçerken
ter kokuları ağacın tepesine kadar ulaşıyordu
topladıklarını
boşalttıkları yer
yakınlarda bir yerlerde olmalıydı
çünkü üçü beşi ardı ardına gidiyorlardı…
kir-pas içindeydiler.

sonra
sarışın bir anne,
ince, cılız, esmer bir baba
ve bir bebek arabası tam altımda durdu.
bebek arabasını baba sürüyordu.
sarışın anne çantasından
aynasını çıkarıp saçlarını düzeltti.
çaktırmadan birazda burun deliklerine baktı.
kıçına daracık bir kot giymişti.
dağları devirecek kadar büyük kalçasını
gözlere sokmak istiyordu…

değişik değişik tipler dolanıyordu altımda.
amına koduğumun şehrinde
sakin bi yerin olmadığı kesindi.
simitçi vardı bi tane mesela.
adamın
ileriyi gören,
içinde bulunduğu şartlardan yararlanmasını bilen
bir tip olduğu anlaşılıyordu.
simit tezgahının yanına bir leğen koymuş,
içini de şişe sular
ve paket meyve sularıyla doldurmuştu.
soğuk kalmaları içinde üstlerini buz parçalarıyla örtmüştü.
boş su şişelerini
daha sonra doldurmak için
yanındaki siyah poşette topladığına bakılırsa,
hafiften de çakal biriydi.

bu arada bir kadın,
on dört on beş yaşlarındaki kızı
ve küçük oğluyla gelip,
çimlerin üzerine örtülerini serdiler.
kadın hemen oyasına başlarken
kızı da telefonunun kulaklığını çözmeye çalışıyordu.
belli ki müzik dinleyecekti.
şu telefon büyük nimetti.

onlar gibi üç beş çocuğuyla
galiba gezmeye çıkmış,
biri yaşlı
diğeri genç
iki kadında soluklanmak için
koca gövdeli ağacın gölgesine sığındılar.
yukarıdan,
alınlarında ki ter damlacıkları dahi görünüyordu.
genç olanı alnındaki teri sildikten sonra
aynı mendili yaşlı olanına uzattı.
yaşlı kadın alnını,
yüzünü,
burnunu
ve ağız kenarlarını iyice sildikten sonra
birde elini elbisesinin üstünden sokup koltukaltlarını sildi.
tek bir nemli yer bırakmadı.
yaşlı kadın içerilere soktuğu
mendili çıkardıktan sonra
mendili birazda yelpaze olarak kullanıp, serinlemeye çalıştı…
kadın serinlemek için terli mendilini yüzüne doğru sallarken,
daha sakin bi yer bulmak için havalandım.
.

oscar wilde


'' Futbol sert kızlar için çok iyi bir oyun olabilir; ama narin oğlanlara pek uygun sayılmaz. ''
.