fonda ağırdan bir müzik vardı.
kendimi gri tonlamalı bi filmdeymiş gibi hissediyordum.
çektiğim acıyı tüm dünyanın izlemesi için
en sevdiğim,
en acıklı mimiklerimi sürmüştüm sahaya.
efkarın en dibe vurduğu anda
sıgarayı öyle bir çekecektim ki içime
izleyenleri koltuklarına mıhlayacaktım.
karanlık odada ki tek ışık
önümdeki bilgisayardan çıkıyordu.
masaüstü resmine bakıp dururken,
dumanı ağır ağır dışarı bırakıyordum.
tam bir sanat filmiydi mübarek.
sıkıştığım yerlerde önce hareket ediyor
daha sonra hareketlerime anlamlar yüklüyordum.
bahse varım koltuklarında beni seyredenler
böyle bir ızdırapla
daha önce hiç karşılaşmamışlardı.
görmeliydin ama,
onlara hiç acımıyordum,
tamamen yıkıp,
sonrada silindirle üzerlerinden geçicektim.
mutlu sona bağlamayacaktım.
umut vermeyecektim orospu çocuklarına.
halbuki,
deplasmandan dönmüştüm alt tarafı.
Mersin’e indiğimiz ilk dakikadan itibaren
dalaşacak birilerini aramıştık.
bulamayınca da dönüş yolunda
kendi aramızda kavgaya tutuşmuştuk.
kendi otobüsümüzü taşladığımız için
yaklaşık bi yirmi kilometre
yürümek zorunda kalmıştık.
bacaklarım ağrıyordu.
ayaklarımdan alevler çıkıyordu.
nereden geldiklerini göremeden
yediğim yumruklar yüzünden
çenem ise felaket durumdaydı.
oynatamıyordum namussuzu.
ruhsal acıların adamı değildim kesinlikle.
neyse ki harikulade kalçam dışında
morluklar yoktu oramda buramda.
herkes benim gibi değildi elbette.
yol boyunca Yunus kafamı sikmişti.
yaşamaktan sıkıldığını söyleyip duruyordu.
sanki yaşaması için zorlayan bişey varmış gibi;
“illa yaşayacaksak adam gibi yaşayalım amına koyim” diyordu.
garipti yinede.
tam kestiremedim ama
çoktan vazgeçmişte,
yanına adam arıyor gibiydi.
“hay yapacağın muhabbete…” deyip.
ekledim;
“siktir git lan başımdan.”