.
bazen sırf çalışmak istemediğin için
uyuşuk, tembel yahut işe yaramaz biri oluyorsun
hatta kimi zaman daha da ileri giderek
ahlaksız bile denebiliyor.
ne kadar fazla saat çalışıyorsan
o kadar ahlaklı olabiliyorsun.
yok eğer çok fazla saat çalışıp
çok az bir para alıyorsan
bu seferde fazla kazanmak için
yeterince şey yapmadığın söyleniyor
ve yine ahlaksız olabiliyorsun.
diyelim ki,
ağır bir iş yapıyorsun..
işte o zamanda sana acıdıkları oluyor.
ama sana acımalarına
neden olacak kadar
çöken omuzlarından
boş bakışlarından
onca saat ve yükten
kurtulmaya çalıştığında ise
sana dönük acıyan bakışlar
kaybolup
dayanıksız bir ahlaksız olduğunu
düşünen bakışlar geri dönüyor.
AHLAKSIZ!
tekrar tekrar vurguluyorum
çünkü bi bağ kuramıyorum.
küçük yada büyük
güzel yada çirkin hayallerin varsa
bunları gerçekleştirmek için
neden bişeyler yapmadığını
merak ediyor,
bi işte çalışıyor olsan dahi
bunun yeterli olmadığına inanıyorlar
ve seninde inanmanı istiyorlar.
ilerde ne olacak diye defalarca soruyorlar.
bişeyler söylemeye çalıştığın zaman ise
nasıl bu kadar rahat olabildiğini soruyorlar.
bıkmadan, usanmadan soruyorlar.
kendilerinden örnek veriyorlar.
işten arta kalan zamanlarında
ne yapman gerektiğine dair
sana yol gösteriyorlar.
.geceleri benzincide çalışabilirsin koçum.
hayalleri gerçekleştirebilmek için
çok çalışılması
ve elinden gelen her şeyin yapılması
gerektiğini söylüyorlar.
bişeyleri gerçekleştirebilmek için
günde 20 saat çalışmak yerine
hayal etmeye devam etmeyi
tercih edebileceğini
hayal bile edemiyorlar.
konuyu kapamaya çalışıyorsun,
her defasından eyvallah çekiyorsun ama
sana ne yapman gerektiğini
tarif eden insanlar
senden istedikleri hiçbir şeyi
kendileri yapmadıkları için
ve daha da kötüsü
yapabileceklerini düşündükleri için,
rahat geçmesini hayal ettiği
yıllar için
o yılların iki katı yıllar
ek iş olarak
cami önünde battaniye satan baban
araya girene kadar
göğüslerini kabartarak
konuşmaya devam ediyorlar.
onlardan farklı bi şeylerden bahsetmese de
en azından yapabildiğini yap dediği için
peder beyin söyledikleri
kulağa daha inandırıcı geliyor
ister istemez.
.
17.05.2009
16.05.2009
Hayat Sanıldığından Daha Bi Şey
.
insanlar sabah kalkıyor
hayattaki yeni günlerine
ana avrat küfrederek başlıyorlardı.
üst katlarındaki Sevda karısı
onlar çıkarken
yeni işten dönüyordu.
sevdiği insanlara
hastalık taşıdığını
söylemenin
huzuru sallanıyordu
memelerinde.
börekçinin eti kokuyor
dönerci tavuk yerine martı kullanıyor
analar kızlarına godoşluk yapıyor
kocalar karşı kaldırımda
karılarına müşteri bekliyordu.
yazacak bir
kısa öykü konusu düşünürken
önündeki kareli kağıda
elindeki
dandik,
promosyon
kalemiyle
bi şeyler yazan adam
abartmadığını düşünüyordu.
etraf
evet, karımı pazarlıyorum ne olmuş
evet, ben vurdum
evet, vurduktan sonra tecavüzde ettim
evet, ben çaldım
evet, para için
evet, evim var ama dilenmeyi seviyorum
evet, babamı, kardeşimi, annemi ben boğazladım
evet, cinnet geçirdim ve üç yaşındaki kızımı doğradım
diyen insanlarla doluydu.
ve geriye kalan diğer insanlar
her başlayan yeni güne
ana avrat küfredecek kadar
hayattan
nefret ediyorlardı.
ayrıca onüç haziran
sabah sekizde, Karaköy’de
siyah dişlerinin üstünde
yemek artığı kalmış olan yaşlı moruk,
keranenin yerini sorduğunda
kızını ziyarete mi
yoksa aldığı haftalığının keyfini çıkarmaya mı gittiğini
yine sadece kısa öyküsünü düşünen adam biliyordu..
.
insanlar sabah kalkıyor
hayattaki yeni günlerine
ana avrat küfrederek başlıyorlardı.
üst katlarındaki Sevda karısı
onlar çıkarken
yeni işten dönüyordu.
sevdiği insanlara
hastalık taşıdığını
söylemenin
huzuru sallanıyordu
memelerinde.
börekçinin eti kokuyor
dönerci tavuk yerine martı kullanıyor
analar kızlarına godoşluk yapıyor
kocalar karşı kaldırımda
karılarına müşteri bekliyordu.
yazacak bir
kısa öykü konusu düşünürken
önündeki kareli kağıda
elindeki
dandik,
promosyon
kalemiyle
bi şeyler yazan adam
abartmadığını düşünüyordu.
etraf
evet, karımı pazarlıyorum ne olmuş
evet, ben vurdum
evet, vurduktan sonra tecavüzde ettim
evet, ben çaldım
evet, para için
evet, evim var ama dilenmeyi seviyorum
evet, babamı, kardeşimi, annemi ben boğazladım
evet, cinnet geçirdim ve üç yaşındaki kızımı doğradım
diyen insanlarla doluydu.
ve geriye kalan diğer insanlar
her başlayan yeni güne
ana avrat küfredecek kadar
hayattan
nefret ediyorlardı.
ayrıca onüç haziran
sabah sekizde, Karaköy’de
siyah dişlerinin üstünde
yemek artığı kalmış olan yaşlı moruk,
keranenin yerini sorduğunda
kızını ziyarete mi
yoksa aldığı haftalığının keyfini çıkarmaya mı gittiğini
yine sadece kısa öyküsünü düşünen adam biliyordu..
.
15.05.2009
Sıkkın
.
sıkıldım
çok sıkıldım
sıkıldım, çok sıkıldım derken
bu sıkıntıyı
bu kadar öküzce
anlattığım için
daha bi sıkıldım
sıkılınca
zor geldi devam etmek
için burkulmuşken
ne yapacağını şaşırmışken
penceresi olmayan bir odayı
griye boyayan adam
ne kadar sıkılmıştı
kim bilir?
kim bilir duvarlar kırmızı olsaydı
güneş gören küçük bir pencere olsaydı
zamanı dert etmezdi
Bir kadın
Bir şiir
Bir çıkış
Bir yol
Bir bok
Bulmak sanıldığı kadar kolay değil değil
Mi?
ama bir şekilde illaki bulurdu
delikler açılırdı
sıralar düşerdi
ışık vururdu
gözlerden deliğine
kağıtlar yanardı
dilime mürekkep bulaşırdı
fırlardı harfler
duman yaşartırdı gözlerimi
önceden
perdenin açıkta bıraktığı
aralıktan içeri sızan ışığın
önünde tozlar uçuştuğunda
derin bir nefesle içime çekerdim hepsini
odanın bi yerlerinde unutulmuş çorapların
kokusunu bastırmak için
bi sıgara ateşlerken
duman gevşetirdi kaslarımı
yada ruhumu
bu sayede
daha bi iştahla kaşırdım yarrağımı
kilotumun üzerinden
bazen de içinden.
.
sıkıldım
çok sıkıldım
sıkıldım, çok sıkıldım derken
bu sıkıntıyı
bu kadar öküzce
anlattığım için
daha bi sıkıldım
sıkılınca
zor geldi devam etmek
için burkulmuşken
ne yapacağını şaşırmışken
penceresi olmayan bir odayı
griye boyayan adam
ne kadar sıkılmıştı
kim bilir?
kim bilir duvarlar kırmızı olsaydı
güneş gören küçük bir pencere olsaydı
zamanı dert etmezdi
Bir kadın
Bir şiir
Bir çıkış
Bir yol
Bir bok
Bulmak sanıldığı kadar kolay değil değil
Mi?
ama bir şekilde illaki bulurdu
delikler açılırdı
sıralar düşerdi
ışık vururdu
gözlerden deliğine
kağıtlar yanardı
dilime mürekkep bulaşırdı
fırlardı harfler
duman yaşartırdı gözlerimi
önceden
perdenin açıkta bıraktığı
aralıktan içeri sızan ışığın
önünde tozlar uçuştuğunda
derin bir nefesle içime çekerdim hepsini
odanın bi yerlerinde unutulmuş çorapların
kokusunu bastırmak için
bi sıgara ateşlerken
duman gevşetirdi kaslarımı
yada ruhumu
bu sayede
daha bi iştahla kaşırdım yarrağımı
kilotumun üzerinden
bazen de içinden.
.
08.05.2009
Hamza
.
Hamza diye bir çocuk varmış.
söylediklerine göre tam bir piskopatmış.
aslında köyünden ilk geldiği zamanlar böyle değilmiş.
sonradan sonradan sapıtmış.
iş aradığı günlerde, yüzüne çarpılan üçüncü kapıdan sonra
kendisini bu kahveye atarmış.
o zamanlar önüne atılanları yemekte tereddüt eden,
çekingen,
ürkek,
güvercinler gibiymiş.
kahvenin bir köşesine oturur,
sessiz sedasız,
kaçmak için tetikte bekleyerek,
etrafına bakınarak çayını içermiş…
yaşlı kahveci hala o halini unutamıyormuş.
“iki eliyle bardağı bir tutuşu vardı ki, sorma” diyormuş…
yaşlı kahvecide bu kötü işlere nasıl bulaştığını anlayamamış…
tam olarak her iyinin içindeki kötü değil de,
her meşrunun içindeki gayrimeşru çıkıvermiş ortaya.
ortaya çıkan içindeki piçiyle,
Hamza iş bulamadığı her gün
biraz daha hırçınlaşmış.
sabahlara kadar kahvelerde,
sokaklarda takılmaya başlamış.
cebinde tomar tomar parayla gelip,
kumar oynamaya başlayınca,
kahveci bunun bi işler çevirdiğini anlamış.
birkaç defada uyarmış ama nafile.
“sen karışma babalık” demiş…
kahveci köyüne geri göndermek için çok uğraşmış.
cebine para koymuş.
“çek git buralardan başına bir iş açmadan” demiş.
Hamza her seferinde “tamam” deyip parayı almış.
ama gitmemiş.
parasını geri isteyen kahveciyi de,
yanından ayırmadığı falçatasıyla tehdit etmiş.
dedik ya, eskisi gibi değilmiş artık.
kahveye kendisi gibi arkadaşlarıyla gelip,
hesap ödemeden kalkıyormuş.
her gün hırsızlık, gasp, kavga dövüş haberleri gelir olmuş.
hatta birkaç kerede bıçaklanmış.
zar zor yetiştirmişler hastaneye.
kahvede de huzur bırakmamış senin anlayacağın.
sonunda kahvehaneli bir olup
polise şikayet etmiş bunu.
polis almaya geldiğinde de bir sürü olay çıkmış,
camlar çerçeveler kırılmış.
bunu içeri atmışlar.
birkaç ay yatacakmış.
içerden haber göndermiş yaşlı kahveciye,
“çıkınca kahveni yakıcam, senide öldürücem” diye.
kahveciye,
“ya çıkınca gerçektende bir şey yaparsa sana”
diye soruyorlarmış
kahveci;
“dediğini yapar mı yapar” diyormuş.
“bende tası tarağı toplayıp köyüme yerleşmeye karar verdim…” diyormuş.
“kısmet" diyormuş.
.
Hamza diye bir çocuk varmış.
söylediklerine göre tam bir piskopatmış.
aslında köyünden ilk geldiği zamanlar böyle değilmiş.
sonradan sonradan sapıtmış.
iş aradığı günlerde, yüzüne çarpılan üçüncü kapıdan sonra
kendisini bu kahveye atarmış.
o zamanlar önüne atılanları yemekte tereddüt eden,
çekingen,
ürkek,
güvercinler gibiymiş.
kahvenin bir köşesine oturur,
sessiz sedasız,
kaçmak için tetikte bekleyerek,
etrafına bakınarak çayını içermiş…
yaşlı kahveci hala o halini unutamıyormuş.
“iki eliyle bardağı bir tutuşu vardı ki, sorma” diyormuş…
yaşlı kahvecide bu kötü işlere nasıl bulaştığını anlayamamış…
tam olarak her iyinin içindeki kötü değil de,
her meşrunun içindeki gayrimeşru çıkıvermiş ortaya.
ortaya çıkan içindeki piçiyle,
Hamza iş bulamadığı her gün
biraz daha hırçınlaşmış.
sabahlara kadar kahvelerde,
sokaklarda takılmaya başlamış.
cebinde tomar tomar parayla gelip,
kumar oynamaya başlayınca,
kahveci bunun bi işler çevirdiğini anlamış.
birkaç defada uyarmış ama nafile.
“sen karışma babalık” demiş…
kahveci köyüne geri göndermek için çok uğraşmış.
cebine para koymuş.
“çek git buralardan başına bir iş açmadan” demiş.
Hamza her seferinde “tamam” deyip parayı almış.
ama gitmemiş.
parasını geri isteyen kahveciyi de,
yanından ayırmadığı falçatasıyla tehdit etmiş.
dedik ya, eskisi gibi değilmiş artık.
kahveye kendisi gibi arkadaşlarıyla gelip,
hesap ödemeden kalkıyormuş.
her gün hırsızlık, gasp, kavga dövüş haberleri gelir olmuş.
hatta birkaç kerede bıçaklanmış.
zar zor yetiştirmişler hastaneye.
kahvede de huzur bırakmamış senin anlayacağın.
sonunda kahvehaneli bir olup
polise şikayet etmiş bunu.
polis almaya geldiğinde de bir sürü olay çıkmış,
camlar çerçeveler kırılmış.
bunu içeri atmışlar.
birkaç ay yatacakmış.
içerden haber göndermiş yaşlı kahveciye,
“çıkınca kahveni yakıcam, senide öldürücem” diye.
kahveciye,
“ya çıkınca gerçektende bir şey yaparsa sana”
diye soruyorlarmış
kahveci;
“dediğini yapar mı yapar” diyormuş.
“bende tası tarağı toplayıp köyüme yerleşmeye karar verdim…” diyormuş.
“kısmet" diyormuş.
.
05.05.2009
Gırla İnsan Dolu
.
ağaç düşündüğümden de yüksekti
insanlar için
karıncalar benzetmesini yapmak
biraz abartılı olacaktı ama
yinede her zamankinden küçüklerdi diyebilirim.
ağacın altından
vızır vızır insan akıyordu.
amına koduğumun yığınları
sıcak soğuk demeden
sürekli bir yere gidip geliyordu.
altımdan
pis suratlı kağıt toplayıcıları geçerken
ter kokuları ağacın tepesine kadar ulaşıyordu
topladıklarını
boşalttıkları yer
yakınlarda bir yerlerde olmalıydı
çünkü üçü beşi ardı ardına gidiyorlardı…
kir-pas içindeydiler.
sonra
sarışın bir anne,
ince, cılız, esmer bir baba
ve bir bebek arabası tam altımda durdu.
bebek arabasını baba sürüyordu.
sarışın anne çantasından
aynasını çıkarıp saçlarını düzeltti.
çaktırmadan birazda burun deliklerine baktı.
kıçına daracık bir kot giymişti.
dağları devirecek kadar büyük kalçasını
gözlere sokmak istiyordu…
değişik değişik tipler dolanıyordu altımda.
amına koduğumun şehrinde
sakin bi yerin olmadığı kesindi.
simitçi vardı bi tane mesela.
adamın
ileriyi gören,
içinde bulunduğu şartlardan yararlanmasını bilen
bir tip olduğu anlaşılıyordu.
simit tezgahının yanına bir leğen koymuş,
içini de şişe sular
ve paket meyve sularıyla doldurmuştu.
soğuk kalmaları içinde üstlerini buz parçalarıyla örtmüştü.
boş su şişelerini
daha sonra doldurmak için
yanındaki siyah poşette topladığına bakılırsa,
hafiften de çakal biriydi.
bu arada bir kadın,
on dört on beş yaşlarındaki kızı
ve küçük oğluyla gelip,
çimlerin üzerine örtülerini serdiler.
kadın hemen oyasına başlarken
kızı da telefonunun kulaklığını çözmeye çalışıyordu.
belli ki müzik dinleyecekti.
şu telefon büyük nimetti.
onlar gibi üç beş çocuğuyla
galiba gezmeye çıkmış,
biri yaşlı
diğeri genç
iki kadında soluklanmak için
koca gövdeli ağacın gölgesine sığındılar.
yukarıdan,
alınlarında ki ter damlacıkları dahi görünüyordu.
genç olanı alnındaki teri sildikten sonra
aynı mendili yaşlı olanına uzattı.
yaşlı kadın alnını,
yüzünü,
burnunu
ve ağız kenarlarını iyice sildikten sonra
birde elini elbisesinin üstünden sokup koltukaltlarını sildi.
tek bir nemli yer bırakmadı.
yaşlı kadın içerilere soktuğu
mendili çıkardıktan sonra
mendili birazda yelpaze olarak kullanıp, serinlemeye çalıştı…
kadın serinlemek için terli mendilini yüzüne doğru sallarken,
daha sakin bi yer bulmak için havalandım.
.
ağaç düşündüğümden de yüksekti
insanlar için
karıncalar benzetmesini yapmak
biraz abartılı olacaktı ama
yinede her zamankinden küçüklerdi diyebilirim.
ağacın altından
vızır vızır insan akıyordu.
amına koduğumun yığınları
sıcak soğuk demeden
sürekli bir yere gidip geliyordu.
altımdan
pis suratlı kağıt toplayıcıları geçerken
ter kokuları ağacın tepesine kadar ulaşıyordu
topladıklarını
boşalttıkları yer
yakınlarda bir yerlerde olmalıydı
çünkü üçü beşi ardı ardına gidiyorlardı…
kir-pas içindeydiler.
sonra
sarışın bir anne,
ince, cılız, esmer bir baba
ve bir bebek arabası tam altımda durdu.
bebek arabasını baba sürüyordu.
sarışın anne çantasından
aynasını çıkarıp saçlarını düzeltti.
çaktırmadan birazda burun deliklerine baktı.
kıçına daracık bir kot giymişti.
dağları devirecek kadar büyük kalçasını
gözlere sokmak istiyordu…
değişik değişik tipler dolanıyordu altımda.
amına koduğumun şehrinde
sakin bi yerin olmadığı kesindi.
simitçi vardı bi tane mesela.
adamın
ileriyi gören,
içinde bulunduğu şartlardan yararlanmasını bilen
bir tip olduğu anlaşılıyordu.
simit tezgahının yanına bir leğen koymuş,
içini de şişe sular
ve paket meyve sularıyla doldurmuştu.
soğuk kalmaları içinde üstlerini buz parçalarıyla örtmüştü.
boş su şişelerini
daha sonra doldurmak için
yanındaki siyah poşette topladığına bakılırsa,
hafiften de çakal biriydi.
bu arada bir kadın,
on dört on beş yaşlarındaki kızı
ve küçük oğluyla gelip,
çimlerin üzerine örtülerini serdiler.
kadın hemen oyasına başlarken
kızı da telefonunun kulaklığını çözmeye çalışıyordu.
belli ki müzik dinleyecekti.
şu telefon büyük nimetti.
onlar gibi üç beş çocuğuyla
galiba gezmeye çıkmış,
biri yaşlı
diğeri genç
iki kadında soluklanmak için
koca gövdeli ağacın gölgesine sığındılar.
yukarıdan,
alınlarında ki ter damlacıkları dahi görünüyordu.
genç olanı alnındaki teri sildikten sonra
aynı mendili yaşlı olanına uzattı.
yaşlı kadın alnını,
yüzünü,
burnunu
ve ağız kenarlarını iyice sildikten sonra
birde elini elbisesinin üstünden sokup koltukaltlarını sildi.
tek bir nemli yer bırakmadı.
yaşlı kadın içerilere soktuğu
mendili çıkardıktan sonra
mendili birazda yelpaze olarak kullanıp, serinlemeye çalıştı…
kadın serinlemek için terli mendilini yüzüne doğru sallarken,
daha sakin bi yer bulmak için havalandım.
.
17.04.2009
Sakmaydik !
.
eve giriş, çoğu evde olduğu gibi biraz çetrefilli. bir tanıdığının olması şart. eğer bir tanıdığın varsa, o tanıdığın, büyük pezevengi arıyor. büyük pezevenk gideceğin yerdeki küçük pezevengi arıyor. ortam müsaitse küçük pezevenk senin tanıdığını arıyor ve kaçta gelinmesi gerektiğini söylüyor… evet. her şey pörsümüş bir yarık için.
pekala. pahalı bir yer olduğunu kabul ediyorum. içerde bir posta atıyordun ve elli kağıt uçlanıyordun. ama yinede kadınlar diğer yerlere nispeten biraz daha kalbur üstü. bir Tatar, bir Kazak, bir Rus ve birde İngiliz var. İngiliz ne alaka diye düşünebilirsiniz çünkü bizde düşündük ama fazla kafa yormadık. araya karışmış olmalı.. bu arada satıcıları da Diyarbakırlı.
her hafta sırayla düzüştüğümüz için, o içerdeyken ben diğer hatunlarla oturuyordum. orospular sizin onları becermeyeceğinizi anladıklarında pek muhabbet etmezler. eve girdiğiniz andaki, o ilk cilveleri yok olur. yinede muhabbet açabilmek için bi iki deneme yaptım.. ama faydasız. Diyarbakırlı televizyonun sesini iyice açarak susmam gerektiğini hatırlatınca, çabalamaktan vazgeçtim. onlara katılıp televizyona döndüm. yarım yamalak türkçe konuşuyorlardı fakat, sanırım anlama konusunda bi sıkıntıları yoktu. Kanal D’de ki dizilerden birini izliyorduk.
Namık İngilizle geçmişti içeriye. 40 yaşlarında vardı kadın. sarı saçlarının arasından beyaz olanları seçebiliyordunuz. bakımsızdı, yarı açık gözler, sarkmış yanaklar, çizgileri iyice belirginleşmiş bir alın, kırışıklıklar.. hatun her şeyiyle yaşlıyım diye bağırıyordu ve nerdeyse iki metre boyu vardı. enlemesine de bir o kadar kalındı, bizon gibiydi, Namık’ta böyleydi, garip bi zevki vardı..
çabuk çıktılar ama. 50 kağıdı tokalayıp çıktık. hayırlı işler dedik.
“ne iş? haklayabildin mi o yarmayı... çabuk çıktın..”
“yok be abi, ağzına verdim çıktım… içimden gelmedi.. ne bileyim.. çık üstüne, in-kalk, çalış falan gözümde büyüdü.. yaşlanıyorum heralde moruk?”
geçen hafta benim söyleyemediğim şeyleri söylüyordu Namık. yaşlanmıyorduk belki ama sıkılıyorduk. bütün gün düzüşen, ağzıyla prezo şişiren, senden sonra kukusuna bi su vurup başka bir erkeğin altına yatan kadınlardan sıkılmıştık… Usanmıştık..
“konuştun mu Nuri abiyle” diye sordu eve doğru yürürken. “gelin diyor mu yarın?”
“evet, aradım. bi kaç kamyon çatı malzemesi gelicekmiş yarın, sabahtan gelin diyor.”
“ikimiziz dimi yine?.. ebem sikiliyor sana yemin ediyorum.”
haklıydı. düzülüyorduk. herkes hayattan ara sıra bıkar ama çalışırken daha çok…
“bide Yusuf’un biladeri dövmüşler mi ne.. sahipsiz sandılar bizi, gelin diyor bi görünün buralarda.”
“nerde dövmüşler?”
“Karabayır’da horoz dövüştürüyor ya bunlar..”
“oha abi horoz dövüşümü kaldı anasını satıyim”
“köpek, horoz ne bulurlarsa kapıştırıyolar işte.. mevzu çıkmış depoda, Yusuf’ta yokmuş, bunun küçüğe takmışlar.”
“iyi yapmışlar, göt bide gelin diyor utanmadan.. üç beş kuruşun lafını yapıyordu puşt düne kadar.”
“neyse işte, Yusuf yapanları bulmuş, o da onları benzetmiş.. şimdide çıkamıyormuş sokağa, vurucaklar beni diyor… bende Namık’ı alır gelirim, senle de sonra fitleşiriz dedim.”
$ $ $
ertesi gün erken kalktık. tranvayla Zeytinburnu’na geçtik. orospu çocukları nefes aldırmıyordu, üst üste altı kamyon mal indirdik.
yorgunluk, yorgunluk, yorgunluk.
sigarayı ağzına götürmeye gücünün kalmaması,
ellerinin titremesi,
kendini attığın kanepede uyuyup kalmak…
gözümü açtığımda etraf şişelerle doluydu. karnım açtı. yorgunluk derece dereceydi. insanlar yorulurlar ve bu gün çok yoruldum diyip, karınlarını doyurmaya girişirler. bazı yorgunluk ise iştah keser. mide yapılan işle dolar. yiyemez, içemez, sadece nefes alırsın ve bu sık sık başına geliyorsa yüksek bir binadan atlamayı düşlersin…
karnım açtı. yarım ekmekle, tüm bir soğanı ısıra ısıra yedim, elma gibi. ekmek bayattı. yediğim çok gelmiş olacak, onu da sıçıp çıkardım. tekrar yattım. tekrar kalktığımda, bir sonraki günün sabahı olduğunu anlamam uzun sürmedi. şişelerin sayısı artmıştı. Namık’a bakınca cılız bir vücudun bu kadar sıvıyı nereye sıkıştırdığını merak ediyordunuz. o kadar çok içiyordu ki, işemekle dışarı atılacak şey değildi. nereye gidiyordu..
“Yusuf’a gidiyor muyuz?” dedi, gözlerimi ovuştururken. “İnönü’ye çıkalım üç beş kişi alırız, sağlam gidelim.”
gerek olmayacağını söyledim. Arif’le konuşmanın, Bekir abiye uğramanın yeteceğini, onların halledeceğini anlattım..
$ $ $
minibüs boş geldi ama belimizde emanet vardı, oturmadık. Karabayır’da indik. torbacı tiplerden biri bizi görünce fırladı. bişey olursa artistlik yapmaması için Namık’ı uyardım.. aynen caddeye geri vites yapalım dedim.
Arif’in eve gittik. analığı açtı kapıyı. evde olup olmadığını söylemedi. nerede olabileceğini de söylemedi. kahvelere, bilardolara baktık. kaç kez uyarmama rağmen, Namık, Arif’i sorduğu çocuklardan birini tokatladı. kimin oğlu, kimin kardeşi bilmeden elalemin çocuklarına vurduğu için azarladım, başımıza iş açmamasını söyledim.
“yemişim, onun anasını, bacısını, kimsesini” dedi Namık, her zaman ki gibi göğsünü şişirerek…
korktukları hep başına gelmiş iki böcek olarak Arif ve Bekir’e ulaşamadan üç beş kişiyi başımıza toplamayı başardık. derdimizi anlatmak için baya dil döktük ama elemanlar kalabalıklaştıkça iyice dayılandılar. en son on kişilik bi gurubunda arkamızdan geldiğini görünce önce Namık sonra ben sallamaları çıkardık belimizden. iyice birbirimize yanaşıp önümüzü açsınlar diye üzerlerine salladık. emanetlerin arkasıyla üç-beş tanesine vurduk ama yolumuz açılmayınca, bacaklara, kollara nereye gelirse vurmaya başladım. Namık ortadan kaybolmuştu. bi kaç kişi yere serilince, karambolde Karabayır yokuşundan aşşağı kaptırdım. nereye kadar kovaladılar hatırlamıyorum ama Üçyüzlü’ye kadar koştum.
Namık’a ne olmuştu? ben mi onu, o mu beni satmıştı? nasıl birden ortalıktan toz olmuştu? derken minibüse bindim.. geldiğimde Namık evdeydi ve içiyordu. aynı soruları ona da sordum. “sen bişey olursa geri vites demedin mi oğlum” diye cevapladı beni. Haklıydı. Bişey demedim.
“sen ne yaptın?” dedi. “bişey yapmadılar mı?.. nasıl kaçtın?..”
“bilmiyorum moruk… sallayıp durdum öyle.. gözümle gördüğüm dört-beş kişiye sağlam vurdum.. kaçına deydi, kime ne oldu bilmiyorum.. bilmiyorum..”
“var mıdır oğlum ağır bişey, polis kovalamasın.”
çok koşmuştum, bacaklarım ağrıyordu, yorgundum, karnım açtı. mutfağa geçtim. “ekmek kalmadı” dedi. geri döndüm. “gidip alıcan mı” dedi.
“yok” dedim. “ara sen şu tipo’yu, geçen günkü yere, senin düzemediğin karıya gidelim.”
“şimdi mi?.. ingilize mi?”
“o uyruğunu siktiğim kancığına işte.. ara hadi söyle..”
$ $ $
prezervatifi ağzına attı. göğsümden itti, yatağa uzandım. elini kullanmaması iyi numaraydı. uzun süre ağzında gezdirdi, okşadı ama benimki zor bela ayakta duruyordu. yaşlı kancığı altıma alınca biraz olsun kendime geldim. yakından on yaş daha yaşlandığını fark ettim. kırışıklıklar, beyaz saç dipleri burnumun dibindeydi. onunda yardımıyla deliğe dayadım. köklemeye halim yoktu. yavaşça ittim içeri. kulağına eğilip,
“yavrum” dedim. “karnı aç, işsiz, korkak ve üzgün bir yarrak içinde geziniyor…”
anlamadığı gözlerinden belliydi. pörsümüş amcığı bu yarrağı anlayabilir miydi hiç?..
Bacaklarım sızlıyordu ama yinede iyi gidip geliyordum, yaşlı İngiliz inlermiş gibi yaparken.
.
eve giriş, çoğu evde olduğu gibi biraz çetrefilli. bir tanıdığının olması şart. eğer bir tanıdığın varsa, o tanıdığın, büyük pezevengi arıyor. büyük pezevenk gideceğin yerdeki küçük pezevengi arıyor. ortam müsaitse küçük pezevenk senin tanıdığını arıyor ve kaçta gelinmesi gerektiğini söylüyor… evet. her şey pörsümüş bir yarık için.
pekala. pahalı bir yer olduğunu kabul ediyorum. içerde bir posta atıyordun ve elli kağıt uçlanıyordun. ama yinede kadınlar diğer yerlere nispeten biraz daha kalbur üstü. bir Tatar, bir Kazak, bir Rus ve birde İngiliz var. İngiliz ne alaka diye düşünebilirsiniz çünkü bizde düşündük ama fazla kafa yormadık. araya karışmış olmalı.. bu arada satıcıları da Diyarbakırlı.
her hafta sırayla düzüştüğümüz için, o içerdeyken ben diğer hatunlarla oturuyordum. orospular sizin onları becermeyeceğinizi anladıklarında pek muhabbet etmezler. eve girdiğiniz andaki, o ilk cilveleri yok olur. yinede muhabbet açabilmek için bi iki deneme yaptım.. ama faydasız. Diyarbakırlı televizyonun sesini iyice açarak susmam gerektiğini hatırlatınca, çabalamaktan vazgeçtim. onlara katılıp televizyona döndüm. yarım yamalak türkçe konuşuyorlardı fakat, sanırım anlama konusunda bi sıkıntıları yoktu. Kanal D’de ki dizilerden birini izliyorduk.
Namık İngilizle geçmişti içeriye. 40 yaşlarında vardı kadın. sarı saçlarının arasından beyaz olanları seçebiliyordunuz. bakımsızdı, yarı açık gözler, sarkmış yanaklar, çizgileri iyice belirginleşmiş bir alın, kırışıklıklar.. hatun her şeyiyle yaşlıyım diye bağırıyordu ve nerdeyse iki metre boyu vardı. enlemesine de bir o kadar kalındı, bizon gibiydi, Namık’ta böyleydi, garip bi zevki vardı..
çabuk çıktılar ama. 50 kağıdı tokalayıp çıktık. hayırlı işler dedik.
“ne iş? haklayabildin mi o yarmayı... çabuk çıktın..”
“yok be abi, ağzına verdim çıktım… içimden gelmedi.. ne bileyim.. çık üstüne, in-kalk, çalış falan gözümde büyüdü.. yaşlanıyorum heralde moruk?”
geçen hafta benim söyleyemediğim şeyleri söylüyordu Namık. yaşlanmıyorduk belki ama sıkılıyorduk. bütün gün düzüşen, ağzıyla prezo şişiren, senden sonra kukusuna bi su vurup başka bir erkeğin altına yatan kadınlardan sıkılmıştık… Usanmıştık..
“konuştun mu Nuri abiyle” diye sordu eve doğru yürürken. “gelin diyor mu yarın?”
“evet, aradım. bi kaç kamyon çatı malzemesi gelicekmiş yarın, sabahtan gelin diyor.”
“ikimiziz dimi yine?.. ebem sikiliyor sana yemin ediyorum.”
haklıydı. düzülüyorduk. herkes hayattan ara sıra bıkar ama çalışırken daha çok…
“bide Yusuf’un biladeri dövmüşler mi ne.. sahipsiz sandılar bizi, gelin diyor bi görünün buralarda.”
“nerde dövmüşler?”
“Karabayır’da horoz dövüştürüyor ya bunlar..”
“oha abi horoz dövüşümü kaldı anasını satıyim”
“köpek, horoz ne bulurlarsa kapıştırıyolar işte.. mevzu çıkmış depoda, Yusuf’ta yokmuş, bunun küçüğe takmışlar.”
“iyi yapmışlar, göt bide gelin diyor utanmadan.. üç beş kuruşun lafını yapıyordu puşt düne kadar.”
“neyse işte, Yusuf yapanları bulmuş, o da onları benzetmiş.. şimdide çıkamıyormuş sokağa, vurucaklar beni diyor… bende Namık’ı alır gelirim, senle de sonra fitleşiriz dedim.”
$ $ $
ertesi gün erken kalktık. tranvayla Zeytinburnu’na geçtik. orospu çocukları nefes aldırmıyordu, üst üste altı kamyon mal indirdik.
yorgunluk, yorgunluk, yorgunluk.
sigarayı ağzına götürmeye gücünün kalmaması,
ellerinin titremesi,
kendini attığın kanepede uyuyup kalmak…
gözümü açtığımda etraf şişelerle doluydu. karnım açtı. yorgunluk derece dereceydi. insanlar yorulurlar ve bu gün çok yoruldum diyip, karınlarını doyurmaya girişirler. bazı yorgunluk ise iştah keser. mide yapılan işle dolar. yiyemez, içemez, sadece nefes alırsın ve bu sık sık başına geliyorsa yüksek bir binadan atlamayı düşlersin…
karnım açtı. yarım ekmekle, tüm bir soğanı ısıra ısıra yedim, elma gibi. ekmek bayattı. yediğim çok gelmiş olacak, onu da sıçıp çıkardım. tekrar yattım. tekrar kalktığımda, bir sonraki günün sabahı olduğunu anlamam uzun sürmedi. şişelerin sayısı artmıştı. Namık’a bakınca cılız bir vücudun bu kadar sıvıyı nereye sıkıştırdığını merak ediyordunuz. o kadar çok içiyordu ki, işemekle dışarı atılacak şey değildi. nereye gidiyordu..
“Yusuf’a gidiyor muyuz?” dedi, gözlerimi ovuştururken. “İnönü’ye çıkalım üç beş kişi alırız, sağlam gidelim.”
gerek olmayacağını söyledim. Arif’le konuşmanın, Bekir abiye uğramanın yeteceğini, onların halledeceğini anlattım..
$ $ $
minibüs boş geldi ama belimizde emanet vardı, oturmadık. Karabayır’da indik. torbacı tiplerden biri bizi görünce fırladı. bişey olursa artistlik yapmaması için Namık’ı uyardım.. aynen caddeye geri vites yapalım dedim.
Arif’in eve gittik. analığı açtı kapıyı. evde olup olmadığını söylemedi. nerede olabileceğini de söylemedi. kahvelere, bilardolara baktık. kaç kez uyarmama rağmen, Namık, Arif’i sorduğu çocuklardan birini tokatladı. kimin oğlu, kimin kardeşi bilmeden elalemin çocuklarına vurduğu için azarladım, başımıza iş açmamasını söyledim.
“yemişim, onun anasını, bacısını, kimsesini” dedi Namık, her zaman ki gibi göğsünü şişirerek…
korktukları hep başına gelmiş iki böcek olarak Arif ve Bekir’e ulaşamadan üç beş kişiyi başımıza toplamayı başardık. derdimizi anlatmak için baya dil döktük ama elemanlar kalabalıklaştıkça iyice dayılandılar. en son on kişilik bi gurubunda arkamızdan geldiğini görünce önce Namık sonra ben sallamaları çıkardık belimizden. iyice birbirimize yanaşıp önümüzü açsınlar diye üzerlerine salladık. emanetlerin arkasıyla üç-beş tanesine vurduk ama yolumuz açılmayınca, bacaklara, kollara nereye gelirse vurmaya başladım. Namık ortadan kaybolmuştu. bi kaç kişi yere serilince, karambolde Karabayır yokuşundan aşşağı kaptırdım. nereye kadar kovaladılar hatırlamıyorum ama Üçyüzlü’ye kadar koştum.
Namık’a ne olmuştu? ben mi onu, o mu beni satmıştı? nasıl birden ortalıktan toz olmuştu? derken minibüse bindim.. geldiğimde Namık evdeydi ve içiyordu. aynı soruları ona da sordum. “sen bişey olursa geri vites demedin mi oğlum” diye cevapladı beni. Haklıydı. Bişey demedim.
“sen ne yaptın?” dedi. “bişey yapmadılar mı?.. nasıl kaçtın?..”
“bilmiyorum moruk… sallayıp durdum öyle.. gözümle gördüğüm dört-beş kişiye sağlam vurdum.. kaçına deydi, kime ne oldu bilmiyorum.. bilmiyorum..”
“var mıdır oğlum ağır bişey, polis kovalamasın.”
çok koşmuştum, bacaklarım ağrıyordu, yorgundum, karnım açtı. mutfağa geçtim. “ekmek kalmadı” dedi. geri döndüm. “gidip alıcan mı” dedi.
“yok” dedim. “ara sen şu tipo’yu, geçen günkü yere, senin düzemediğin karıya gidelim.”
“şimdi mi?.. ingilize mi?”
“o uyruğunu siktiğim kancığına işte.. ara hadi söyle..”
$ $ $
prezervatifi ağzına attı. göğsümden itti, yatağa uzandım. elini kullanmaması iyi numaraydı. uzun süre ağzında gezdirdi, okşadı ama benimki zor bela ayakta duruyordu. yaşlı kancığı altıma alınca biraz olsun kendime geldim. yakından on yaş daha yaşlandığını fark ettim. kırışıklıklar, beyaz saç dipleri burnumun dibindeydi. onunda yardımıyla deliğe dayadım. köklemeye halim yoktu. yavaşça ittim içeri. kulağına eğilip,
“yavrum” dedim. “karnı aç, işsiz, korkak ve üzgün bir yarrak içinde geziniyor…”
anlamadığı gözlerinden belliydi. pörsümüş amcığı bu yarrağı anlayabilir miydi hiç?..
Bacaklarım sızlıyordu ama yinede iyi gidip geliyordum, yaşlı İngiliz inlermiş gibi yaparken.
.
14.04.2009
Kafa Kağıdı
.
İtalya’dan görüp beğendikleri
“hoca sınıfa girince ayağa kalkılır”
anlayışını okullarına monte ederek
eğitim sistemini ulaşılması zor yerlere taşımış
boktan halka çeki düzen vermek için
dinlediği boktan şeyleri yasaklayıp
zorla Mahler dinleterek
insanlık tarihinin
en güzide devrimlerinden birine imza atmış
şapka takma zorunluluğuna uymayan yobazları
meydanlarda falakaya yatırarak
batılı değerlerden nasiplendirmiş
şehirlere göçmesinler diye
köylüyü, köylülüğü
baş tacı edecek kadar coşup
duvar dibine sıçan adamı
milletin efendisi ilan etmiş
takvim, kıyafet ve alfabe değişiklikleriyle
modern dünyayı yakalamış
Çanakkale’de Almanlar yenildiği için
yenik sayılmanın öcünü
İzmir’de Yunanlıları denize dökünce
İtalyanları, İngilizleri, Fransızları da yenmiş sayarak almış
damarlarında asil kan dolaşan
ulu önderin gösterdiği yolda
devletçi, milliyetçi, inkılapçı
ve bir kaç ok daha sayesinde
ideolojik bütünlüğünü oluşturmuş
doğu ile batı arasında
köprü görevi gören
çok mühim bi stratejik öneme sahip
18 tane Moldova kalabalığında
bir ülkede doğdum
doğduğum sıralarda
şişko, bodur ve bıyıklı bir adam
hala ülkeyi muasır medeniyetler arasına sokmaya çalışıyordu
çünkü bizim medeniyet hala boktan bi medeniyetti
ve sağlam bi medeniyete kapak atmalıydık
o da öyle yapıyor
yeni bişeyler deniyordu
ülkece liberal olmuştuk o sıralar
ülkece devletçi olduğumuz günlerle kıyaslayanlar vardı
hiç sikimde değildi
giren çıkanları sayıp
şu biraz kalın
şu biraz uzun
hele şu var ya, hem kalın, hem uzun
hesabı yapmakla uğraşmıyordum
doğmuştum
yani doğdum
her geçen gün büyüdüm
fiziki olarak büyümeyi tamamladığım yaşlara geldim
şimdilerde dik dururken 1.85 boyundayım
ama kamburum beni 5 santim kısa gösteriyor
geçenlerde yeni bir pantolon aldım
yeni bir ayakkabıda almak istiyorum
bu aralar Monte Carlo içiyorum
eskisi kadar berbat değil
toparlamışlar biraz
ama bizim berber berbatlığını
yıllardır özenle koruyor
bende kendi makinamı aldım
bir yıldır berbere gitmiyorum
birazını ben kesiyorum
enseleri biladere aldırıyorum
sonra elimi alete hiç atmadan
25 dakikalık pornolar izleyebiliyorum
Asıldığım zamanlar peçete bulamayınca
Yerine çorabımı kullanıyorum
imdb puanı 3 ila 5 arasında olan
filmleri arşivliyorum
Kurufasülye’ye bayılıyorum
kahvaltıda tam yağlı beyaz peyniri tercih ediyorum
çayı sevmiyorum
genelde kuşburnu içiyorum
balgamsız haliyle
5 metreye kadar tükürebiliyorum
akşamları çıkarken
turuncu çizgili lacivert eşortmanımı giyiyorum
üstündeki sıgara yanıklarına aldırmıyorum
çoğu zaman müziği sevmiyorum
filmleri seviyorum
Fırsatını yakalarsam
dünyayı sikebileceğimi anlattığı için
Rocky 1’e hasta oluyorum
İngilizce bilmiyorum
İtalyanca ve Fransızcada bilmiyorum
kucağımda 75 kilo
sırtımda ise iki katını taşıyabiliyorum
vasıfsız bir işçi olabilirim
vasıfsız bir patronda olabilirim
yada emniyet amiri veya diplomatta olabilirim
ama hiçbiri beni kurtarmaz
çünkü Allah affetsin namazları kılmıyorum
sıgara yüzünden oruçlarda güme gidiyor
oysa her an ölebilirim
ölebilirsin
ölümsüz değilim sonuçta
kimse ölümsüz değil
Tanrı’nın müjdelediği gibi;
her canlı ölümü tadacak.
.
İtalya’dan görüp beğendikleri
“hoca sınıfa girince ayağa kalkılır”
anlayışını okullarına monte ederek
eğitim sistemini ulaşılması zor yerlere taşımış
boktan halka çeki düzen vermek için
dinlediği boktan şeyleri yasaklayıp
zorla Mahler dinleterek
insanlık tarihinin
en güzide devrimlerinden birine imza atmış
şapka takma zorunluluğuna uymayan yobazları
meydanlarda falakaya yatırarak
batılı değerlerden nasiplendirmiş
şehirlere göçmesinler diye
köylüyü, köylülüğü
baş tacı edecek kadar coşup
duvar dibine sıçan adamı
milletin efendisi ilan etmiş
takvim, kıyafet ve alfabe değişiklikleriyle
modern dünyayı yakalamış
Çanakkale’de Almanlar yenildiği için
yenik sayılmanın öcünü
İzmir’de Yunanlıları denize dökünce
İtalyanları, İngilizleri, Fransızları da yenmiş sayarak almış
damarlarında asil kan dolaşan
ulu önderin gösterdiği yolda
devletçi, milliyetçi, inkılapçı
ve bir kaç ok daha sayesinde
ideolojik bütünlüğünü oluşturmuş
doğu ile batı arasında
köprü görevi gören
çok mühim bi stratejik öneme sahip
18 tane Moldova kalabalığında
bir ülkede doğdum
doğduğum sıralarda
şişko, bodur ve bıyıklı bir adam
hala ülkeyi muasır medeniyetler arasına sokmaya çalışıyordu
çünkü bizim medeniyet hala boktan bi medeniyetti
ve sağlam bi medeniyete kapak atmalıydık
o da öyle yapıyor
yeni bişeyler deniyordu
ülkece liberal olmuştuk o sıralar
ülkece devletçi olduğumuz günlerle kıyaslayanlar vardı
hiç sikimde değildi
giren çıkanları sayıp
şu biraz kalın
şu biraz uzun
hele şu var ya, hem kalın, hem uzun
hesabı yapmakla uğraşmıyordum
doğmuştum
yani doğdum
her geçen gün büyüdüm
fiziki olarak büyümeyi tamamladığım yaşlara geldim
şimdilerde dik dururken 1.85 boyundayım
ama kamburum beni 5 santim kısa gösteriyor
geçenlerde yeni bir pantolon aldım
yeni bir ayakkabıda almak istiyorum
bu aralar Monte Carlo içiyorum
eskisi kadar berbat değil
toparlamışlar biraz
ama bizim berber berbatlığını
yıllardır özenle koruyor
bende kendi makinamı aldım
bir yıldır berbere gitmiyorum
birazını ben kesiyorum
enseleri biladere aldırıyorum
sonra elimi alete hiç atmadan
25 dakikalık pornolar izleyebiliyorum
Asıldığım zamanlar peçete bulamayınca
Yerine çorabımı kullanıyorum
imdb puanı 3 ila 5 arasında olan
filmleri arşivliyorum
Kurufasülye’ye bayılıyorum
kahvaltıda tam yağlı beyaz peyniri tercih ediyorum
çayı sevmiyorum
genelde kuşburnu içiyorum
balgamsız haliyle
5 metreye kadar tükürebiliyorum
akşamları çıkarken
turuncu çizgili lacivert eşortmanımı giyiyorum
üstündeki sıgara yanıklarına aldırmıyorum
çoğu zaman müziği sevmiyorum
filmleri seviyorum
Fırsatını yakalarsam
dünyayı sikebileceğimi anlattığı için
Rocky 1’e hasta oluyorum
İngilizce bilmiyorum
İtalyanca ve Fransızcada bilmiyorum
kucağımda 75 kilo
sırtımda ise iki katını taşıyabiliyorum
vasıfsız bir işçi olabilirim
vasıfsız bir patronda olabilirim
yada emniyet amiri veya diplomatta olabilirim
ama hiçbiri beni kurtarmaz
çünkü Allah affetsin namazları kılmıyorum
sıgara yüzünden oruçlarda güme gidiyor
oysa her an ölebilirim
ölebilirsin
ölümsüz değilim sonuçta
kimse ölümsüz değil
Tanrı’nın müjdelediği gibi;
her canlı ölümü tadacak.
.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)